Herkes biliyor ama bir kez daha tekrar edelim. Bu ülkenin insanları tarih boyunca derin acılar yaşadı, gözyaşı döktü, canlarını yitirdi. Gözyaşının ve acıların içinden yeni hayatlar kurdu. Belki bunu politik bir bütünlük içinde ifade etmedi [edemedi] ama dünyasına müdahil olanları her defasında cezalandırdı. Hepsinden önemlisi, kendi haline bırakıldığı sürece hayatını tarihsel düşmanlıklar üzerine inşa etmekten kaçındı.

Fakat son günlerde yaşamakta olduğumuz hadiseler gösteriyor ki, acılardan [gözyaşından] üretilmiş olan o derin tecrübe [birikim], arkadan gelenlere yeterince aktarılmıyor. Korkarım, farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşamaktan başka seçeneğimizin olmadığını hâlâ daha öğrenebilmiş değiliz. Yoksa artık tarihe mal olması gereken milleti hâkime - milleti mahkume ayrımını zihinlerimizde yeniden mi üretiyoruz?

Ne oldu da sokaklarında linç girişimleri olan bir ülke oluverdik? Kimler, hangi amaca yönelik olarak “milli hassasiyetlerimizi” kaşımaya başladı? Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirildiğinde zedelenmeyen, zedelenmiş olsa da telaffuz etmekten kaçındığımız toplumsal onurumuz, iki çocuğun, muhtemelen ne yaptıklarını bilmeden bayrak yırtmaya ya da yakmaya kalkışmalarına bu denli şiddetli bir tepki verebiliyor?

Bayrak yırtma [yakma] girişimine karşı milliyetçi bir zemin üzerinden tepki verilmesi doğal ve anlaşılır bir şey. Kaldı ki, Hasan Bülent Kahraman’ın vurguladığı gibi, Türkiye’de siyasetin asıl dokusu milliyetçi [sağ] bir öz tarafından şekillendiriliyor (Radikal, 13 Nisan 2005). Ancak söz konusu tepkinin, şiddet kullanımı onaylayan bir siyasete dönüştürülerek insanların düşüncelerini [farklılıklarını] açıklamaktan korkar hale geldiği, getirildiği bir ülke tasarımı için araçsallaştırılması asla kabul edilemez. Tepki sağduyulu bir biçimde ifade edilmelidir.

***

Evet, neden böyle olduk? Aslında işler yolunda gidiyordu. 2000’li yılların başından itibaren, Avrupa Birliği ile ilişkiler çerçevesi içinde gerçekleştirilen yasal-kurumsal düzenlemeler, bu coğrafyanın tahayyül gücünün ve tecrübe birikiminin ötesinde bir zihniyet dönüşümünün altyapısını hazırlamıştı, hazırlıyordu. Ağır aksak ve pürüzlü de olsa, ülkenin demokratikleşme sürecine girmekte olduğunu düşünüyorduk.

1980’li yıllar boyunca iktisâdiyat alanına sıkıştırdığımız liberal düşüncenin [insan hakları, hukukun üstünlüğü, bireysel özgürlükler alanının genişletilmesi gibi] siyasî açılımları ile birlikte kabul edilmesi ve içselleştirilmesi hâlinde bir anlam ifade edeceğini ezberimize katıyorduk. Totaliter ve dışlayıcı [ötekileştirici] düşünce kalıplarını siyasallaştırma yâni meşru politika alanına taşıma imkânları büyük ölçüde azalıyordu.

Öte yandan söz konusu süreçte itibar yitiren ve marjinalleşme riski ile karşı karşıya kalan siyasal gruplar arasında ilginç birliktelikler [koalisyonlar] oluşuyordu. Örneğin genel olarak sol [sosyalist] düşüncenin içinde mütalaa edilen bazı gruplar, kaba bir antiemperyalist söylem üzerinden ve Avrupa Birliği karşıtlığı temelinde, milliyetçi duruşun son derece geniş manevra alanına sızmaya çalışıyordu.

Bununla birlikte, toplumun kahir ekseriyeti Avrupa Birliği olgusunu iktisat [refah] merkezli ve iyimserlik dozu yüksek bir biçimde algılıyordu. Yanlış ya da doğru, bu toplumsal algılayış Avrupa Birliği ilişkilerinin yönlendirdiği [biçimlendirdiği] demokratikleşme sürecine mesafeli durmayı tercih eden sağ ya da sol organizasyonların, kendilerini siyasal düzlemde ifade etmelerini önemli ölçüde güçleştiriyordu.

***

Belli ki uygun bir fırsat kollanıyormuş. O fırsat Mersin’de veridi [üretildi]. Siyasal düzlemde etkinsizleşme ve ifade yeteneğini yitirme ile bağlantılı olarak biriken tepkisellik, bugün yüksek ve şiddetli bir dalga olarak karşımıza çıkmış bulunuyor. İlginç olan şu: Hükümet, insanları “milli hassasiyetlere saygılı olmaya davet ederek” yükselmekte olan bu dalganın [belki de tsunami demeliyiz] üzerine binmeye çalışıyor.

Bu noktada iki şey söylemek istiyorum. Bir: O dalganın üzerinde olanlar buna asla izin vermezler. İki: Bu tavır, hükümeti oluşturan siyasi partinin yani AKP’nin “muhafazakârlığına” gölge düşürmeyebilir, fakat zaten tartışılmakta olan “demokratlığını” ciddi ve muhtemelen onarılamayacak biçimde zedeleyecektir.

Bir kez daha anlaşılıyor ki, demokrat olmak kolay değil.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ