Türkiye’de bazı isimler vardır ki, haklarında yapılan değerlendirmeler çoğu zaman şahsiyetlerinden değil, taşıdıkları soyadından hareketle şekillenir.

Bu durum, modern siyasetin en büyük çelişkilerinden biridir.

Bir yandan liyakat vurgusu yapılırken, diğer yandan bazı insanlar sadece aile bağları nedeniyle peşinen mahkûm edilir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da bu isimlerden biridir.

Aslında tartışılması gereken mesele Bilal Erdoğan’ın kimin oğlu olduğu değil, ne yaptığıdır.

Fakat Türkiye’de uzun yıllardır bir kesim, onun faaliyetlerini değerlendirmek yerine soyadı üzerinden bir siyasal hikâye yazmayı tercih ediyor.

Böyle olunca da ortaya hakikatten çok önyargı çıkıyor.

Oysa dikkatle bakıldığında Bilal Erdoğan’ın hayat çizgisi, siyasetin dar koridorlarından ziyade sivil toplumun geniş ufuklarında şekillenmiştir.

Eğitim kurumları, gençlik çalışmaları, kültür faaliyetleri ve vakıf hizmetleri etrafında inşa edilen uzun soluklu bir tecrübe söz konusudur.

Bu tecrübeyi küçümsemek, modern dünyanın en etkili güç alanlarından biri olan sivil toplumu anlamamaktır.

Muhafazakâr düşünce geleneği, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yalnızca siyaset üzerinden kurulamayacağını söyler.

Aile, vakıf, dernek, cemiyet ve kültür kurumları devlet kadar önemlidir.

Nitekim Osmanlı medeniyetinin asırlara yayılan gücü de yalnızca saraydan değil, vakıf medeniyetinden doğmuştur.

Toplumu ayakta tutan şey çoğu zaman görünmeyen kurumlardır.

Bu açıdan bakıldığında Bilal Erdoğan’ın yıllardır içinde bulunduğu alan, küçümsenecek değil, aksine dikkatle incelenecek bir alandır.

Çünkü liderlik sadece seçim kazanmak değildir. İnsan yetiştirmektir.

Kurum inşa etmektir.

Bir fikri nesilden nesile aktarabilecek organizasyonlar kurmaktır.

Büyük devlet adamları kadar büyük müesseseler de tarihin akışını belirler.

Bugün bazı çevreler onun isminin gelecekte siyasi liderlik pozisyonlarında anılmasını dahi bir tür “hanedanlık” tartışmasına dönüştürüyor.

Oysa bu yaklaşım demokratik ilkelere de aykırıdır.

Demokrasi, bir kişiye soyadı nedeniyle imtiyaz tanımadığı gibi, soyadı nedeniyle yasak da koymaz.

Bir insanın babasının siyasetçi olması, onun siyaset yapma hakkını ortadan kaldırmaz.

Esasen mesele şudur;

Eğer bir kişi toplumda karşılık buluyorsa, teşkilatlarda kabul görüyorsa, fikri bir derinlik ortaya koyabiliyorsa ve yönetim kapasitesine sahipse; neden geleceğin siyasi aktörlerinden biri olmasın?

AK Parti, Türkiye siyasetinin son çeyrek asrına damga vurmuş büyük bir siyasi harekettir.

Böyle hareketler yalnızca seçim mekanizmalarıyla değil, aynı zamanda fikrî devamlılıkla ayakta kalırlar.

Lider değişir, kadrolar değişir; fakat hareketin ruhunu taşıyabilecek isimlere her zaman ihtiyaç vardır.

Bilal Erdoğan’ın gelecekte böyle bir rol üstlenip üstlenmeyeceğine bugün karar verecek olan ne köşe yazarlarıdır ne de sosyal medya kampanyalarıdır.

AkParti genel başkanlığına layık mıdır?

Bizce, fazlasıyla layıktır…

Biliyoruzki buna zaman, teşkilatlar ve millet karar verecektir.

Ancak şu kadarını söylemek mümkündür;

Bir ismi yalnızca taşıdığı soyadı nedeniyle siyasetin dışına itmeye çalışmak da, demokratik meşruiyet adına konuşanların yapacağı son şey olmalıdır.

Çünkü tarih bize göstermiştir ki, bazen insanlar bir ailenin mensubu oldukları için değil; bir davanın taşıyıcısı oldukları için öne çıkarlar.

Mesele evlat olmak değildir.

Mesele emaneti taşıyabilmektir.

Bu güne kadar “ yaptıkları, yapacakalarının teminatı” olan Bilal Erdoğan siyaseten ziyadesiyle göz doldurmaktadır…

Selam ve Dua İle

Ne Zaman İnsan Oluruz

“ siyasette 24 saatin çok uzun olduğunu hatırladığımızda”

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ