
İlk Kitabım Bir Şampiyonluğun Öyküsü’yle Bir Renault Alabilecekken Havagazı Alışım
1986-1987 sezonunda Sakaryaspor, hem belediye başkanı hem kulüp başkanı karizmatik kişilik sahibi Erkal Etçioğlu liderliğinde o günkü adıyla 2.Lig’de (bugünkü 1.Lig) şampiyon olmuş, tekrar 1.Lig’e (şimdiki Süper Lig’e) çıkmayı başarmıştı. Konyaspor’la nefes nefese mücadele ile geçen çok ama çok zorlu bir sezondu.
Hüseyin abi o günlerde Engin Özkal’ın sahibi olduğu Sakarya Gün’ün spor müdürüydü. Gazete yine Turan Caddesi’ndeydi. Ama Sabit Efendi Konağı’ndan ilerleyip sola dönünce otuz-kırk metre sonra solda bir binanın zemin katındaydı. (Yanılmıyorsam Dr. İbrahim Sağır-İnşaat mühendisi Atilla Sağır abilerin binasıydı.)
Bu zorlu ama sonu mutlu biten sezonu kitaplaştırmak istedim. Beş yıllık genç bir mühendistim. Akşamlarca uğraşıp iyice planlamaya çalıştım.
Tamam, sezonu yakından yaşamıştım, yazacaktım. Sakaryaspor’u da 1983 sonbaharından itibaren muhabir olarak yakından takip etmiştim. Birçok şeyi çözebilecektim ama önümde iki problem vardı: Biri Sakaryaspor’un dünü yani tarihi. İkincisi de kitabı nasıl bastıracaktım. Yani ciddi bir gelire ihtiyaçım vardı. Yani reklama…
Tabii ki derdimi Koca Ustama açtım. Koca dediysem o günlerde ben 27, o da 39 yaşındaydı. Ama o bizim gözümüzde her zaman kocaman biriydi. Fizikten ziyade ruhi bir büyüklüktü o. Babalıktı Komite’nin ki.
Tamam, ikisini de hallederim Çekirge, sen dert etme, dedi, rahatlattı beni bir güzel. On gün içinde tarihçeyi yazdı getirdi, Allah razı olsun. Eski başkanlardan başta Tuncer Tepe olmak üzere, dört beşiyle röportajlar yaptı, getirdi. Yani kitabımın eskiler bölümü hazırdı. İş gelmişti reklam almaya. Yüzde seksenini Hüseyin abi halletti yine reklamların. Ben beş-altı reklam ancak alabildim. (Hiçbir zaman beceremeyeceğim bir iştir para hususları.) Reklam gelirlerimizi yarı yarıya bölüşecektik. (Eğer tahsil edebilirsek, benim payıma düşenle, kitabı bastırdıktan sonra, o günlerin popüler arabalarından bir Renault alabilecektim. Ne büyük hayal ne tatlı bir rüyaydı ama.)
Günler haftalar aylar süren çalışmalar sonunda, çok amatörce de olsa Bir Şampiyonluğun Öyküsü adlı kitabım (ki bu yazıyı yazdığım 26 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla, geçen 39 sene içinde yayımlanan 24 kitabım oldu. Söz konusu kitap benim ilk heyecanımdır ve ilk çocuğum gibidir) 1987 yazında yayımlandı, çok şükür.

Fotoğraf arşivi olarak, benim de haftada bir yazı yazdığım, söyleşiler yayımladığım Sakarya Gün Gazetesi yönetiminden izin almış, diğer yandan oldukça zengin olan ustam Hüseyin Komite’nin arşivinden faydalanmıştım. Bu arada ben doğuştan gelen bir ilgiyle, iyi arşivciyimdir. Arşiv karıştırmayı çok severim, saklamayı da. Gazeteler ise bir fotoğrafı o gün kullanır bir köşeye atar, öylece durur, sonra da aylar geçince popülaritesini yitirdiğinden atılır bir köşeye, kaybolur sonra da. Ben sık sık karıştırır, önemli bulduklarımı alırdım. Hüseyin abinin arşivinden de ona takılmak için (ki çok ama çok takılırdık birbirimize) arada bir iki tane yürütürdüm. Ve söylerdim: Usta, bulamadığın fotoğrafın olursa bana söyle, aşırdığım fotoğraflardan getireyim, diye. O da bana takılırdı aile ve dost ortamlarında: Benim eli uzun Çekirgem, diye. Bunda tabii ki benim boyumun 1.73 kollarımın 1.89 olmasına da gönderme vardı.
A4 büyüklüğünde bir ebatta, 9 forma yani 144 sayfalık bir kitaptı. Kitap fasikül fasikül yani forma forma basılıyordu tabii. Sakarya’da Gün’ün matbaasında bastırmıştım. Her fasikül bir gecede ancak basılabiliyordu. İş çıkışında gidiyor, akşam ve geceleri matbaada geçiriyordumadeta. Akşamlarca sürdü bu.
Akşam 18.00 civarı gazete baskıya giriyor. İki saat kadar sürüyor. 20.00-20.30 sonrası benim kitap basılmaya başlıyordu, forma forma. Tabii matbaada gece vardiyası ustasıyla ahbap da olmuştuk. Peynir zeytin kavun karpuz derken. Adı İbrahim’di. Yozgat veya Çorum tarafındandı sanki. Benden birkaç yaş küçük, benim fiziğimde (ortadan az uzunca (o zaman benim gibi) zayıfça), esmer yüzlü, yeşil gözlü, temiz biriydi.

Bir akşam yine böyle kavun-karpuz molasında bir derdini açtı bana: Fahri Abi, hafta sonu evleniyorum. Burada kimim kimsem yok. Düğünde kiralık bir takım elbise ayarlayabilir misin bana?
İçim cız etti. Adeta iki kilo kebap kavruldu yüreğimin acısıyla. Şöyle alıcı gözle baktım,fiziğini kafamda ölçtüm biçtim. Tamam İbrahim, inşallah yarın akşam getiririm, dedim. Ertesi akşam füme – siyah üzerine piti kare bir takım elbise getirip teslim ettim. Nasıl sevindi İbrahimciğim. Adeta sevinçten uçtu. Nereden kiraladın? Kirası ne kadar abi? diye de sordugülen gözleri ve havada uçuşan sesiyle. Unut kirayı sen, ben ödedim. Düğün hediyem olsun sana, artık hep senin, dedim. Boynuma bir sarılışı vardı ki İbrahim’in. Hayatımda böyle çok az mutluluğa şahit oldum bugüne kadar.
Kimden mi almıştım? Kendimden. Birkaç ay önce Uzunçarşı’nın ortalarında Adam Mağazası’ndan Zekai Başar abimden taksitle çok severek ve beğenerek almıştım o takım elbiseyi. Söylemesi ayıp başta eşim olmak üzere çok da yakıştığını söylüyorlardı bana. İki cihan peygamberi sevdiklerinizden vermeden tam inanmış olamazsınız, buyurmuyor muydu? İmtihanda hissettim kendimi. Sevdiğimden hediye ederek sınıfı geçmek istedim. Sonraki aylarda ne zaman İbrahim kardeşimi, sırtında o takım elbiseyle görsem, kalbimin bir tarafı cız ediyor, diğer tarafıysa mutluluktan uçuyordu, yalanım yok. Hayatta böyle değil miydi zaten;üzüntüyle mutluluk içiçe, koyun koyuna yaşanmıyor muydu?
1987 Ağustos’unda yayımlandı ilk kitabım olan Bir Şampiyonluğun Öyküsü. Çok büyük oranda Hüseyin Komite ağabeyimden öğrendiklerimle yazmıştım. Ayrıca onun da belki kitabın beşte-altıda biri oranındaki yazı katkısı vardı. Üstelik de arşiv katkısı ve reklam katkısı çok önemliydi.
Reklam paralarını toplayabildiniz mi, hayalindeki Renault’u alabildin mi ey Fahri Tuna? Diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çok da haklısınız, merak etmekte.
Hüseyin abinin aldığı reklamların yarıdan fazlasını tahsil ettik. Ama üçte biri yattı. Yıllar sonra; arka kapağa reklam verem Haluk Türker diye birinden, iç kapağa ilan veren, sonra da İstanbul’a göçen Tuzcuoğlu Otomotiv’den ve Zando inşaattan haftaya haftaya cevabını ala ala peşini mecburen bıraktığımızı hatırlıyorum.
Netice mi? Hüseyin Komite ağabeyim-ustam, üç beş kuruşta olsa ilk kitabımdan, anasının ak sütü kadar helal, kendi aldığı reklamlardan biraz ekmek yedi ama ben -bana düşen paylardan neredeyse hiçbirini tahsil edemedim. (Birkaç yüz kitap satabildim sadece.) Kitabımın çıktığı gün Renault hayaliyle dolaşan Fahri, bir ayın sonunda, bırakın para kazanmayı, baskı masraflarının bir kısmını da maaşından taksit yaptırarak hesabı kapatmıştı. Bana da ders olmuştu.
İlk kitap serüvenim bana -para kazandırmasa da-iki şey kazandırdı: Bir, para-ticaret işi Fahri Tuna’ya göre değil. İki, Fahri sen saftiriğin tekisin!
Bu da böyle bir batış hikâyesidir.


‘Baksana Sezai Matur, Kırmızıların Yedi Numaralı En Tehlikeli Oyuncusu Kim?’
Dünya tatlısı, hayatını ve çevresinin en renkli siması Hüseyin Komite ağabeyimizin pek bilinmeyen bir özelliği de vardı: Söylemesi ayıp, renk körüydü Hüseyin abi. Dünyayı, her şeyi ama, sadece siyah-beyaz görüyordu. Başarılı bir spor müdürü, iyi bir maç analisti, güçlü ve mücadeleci bir futbolcu olan Hüseyin Komite, doğuştan gelen bir özelliğiyle renkleri ayırt edemiyordu. Dünya evren eşyalar nesneler her şey siyah beyazdı onun dünyasında.
Peki Hüseyin Komite hangi takımı tutuyordu? Diye bir soru sormayacaksınız değil mi? Onu tahmin etmeye ne hacet: Koyu bir Beşiktaşlıydı rahmetli.
Ama bu özelliğiyle çok da dalga geçerdi. Hiç alınganlığı yoktu. Bizi de renk körlüğü üzerine espri yapmaya teşvik ederdi. Bazen otururken veya yolda giderken bu ne renk ustam? Diye sorardım, o da yeşil Çekirge diye güldürürdü bizleri. Halbuki maviydi sorduğum. Hatta bir keresinde 79 Lokantası karşısında bir işyerine kazak almaya gittik beraber. Yanında beni de götürmüştü yani. Tezgahtara beş altı adet, modelini beğendiği kazağı, çıkarttırıp çıkarttırıpinceliyor, arada bana dönüp bu ne renk? Diye soruyordu. Tezgâhtar da şaşırıp kalıyordu duruma. Onun renk körlüğüyle benim leylek kollarım ve sakarlıklarım aramızda dalga geçme değil de şakalaşma-neşelenme unsuruydu.
1988 yılıydı. Süper Lig’deki Sakaryaspor-Sarıyer Maçını izliyorduk basın tribününde. On beş kadar spor yazarı-basın mensubu ile birlikte. Biz tabii yine usta-çırak yan yanaydık her zamanki gibi. Kâh şakalaşarak kâh gülüşerek.
Malum sahadaki Sakaryaspor’un renkleri siyah beyazdı, İstanbul boğazının takımı, boğazın martıları diye ünlenen Sarıyer’in de mavi beyaz. Bir de hakem vardı sahada, üstü sarı, şortu siyah.
Sarıyer’in kadrosu taş gibiydi. Hiç unutmam; Kaptanları Fenerbahçe’nin eski sol beki Cem Pamiroğlu, kalecileri A Milli kaleci Yaşar Duran, santraforları Fenerbahçe’de gol krallığı yaşamış Selçuk Yula, sonraları Fenerbahçe’ye transfer olacak olan Sercan, Beşiktaş’tan gelen yıldız orta saha Fikret, mavi beyazlı formayla sahadaydılar. Sarıyer diri takımdı. Bizi yenmesi işten bile değildi; çok çekişmeli maç oluyordu. Kalemize gelip gelip duruyorlardı. Gergin vaziyette pür dikkat, bakışlarımız sahada, maçı izliyorduk. Şaka yapmanın zamanı, ortalığı neşelendirmenin vakti gelmişti: Ben söze girdim:
“Hüseyin abi, bu kırmızıların dokuz numarası (Selçuk Yula’yı kastediyordum) çok tehlikeli adam. Aman dokuz numaraya dikkat.” Haklısın Çekirge, diye cevap veriyordu Hüseyin abi de. O sırada bizim kalemize bir frikik oldu, Fikret topun başına geçti. Ben Usta, kırmızıların bu on numarası topa çok iyi vuruyor, bu frikikten gol yemesek bari, diyorum, Hüseyin abi de haklısın Fahri aman dikkat diyordu. Fikret iyi vuruyor, kalecimiz tokatlayıp topu güç bela kornere gönderiyordu.
Beş dakika sonra sağdan zıpır bir oyuncu olan yedi numaralı oyuncu (Sercan), bizim kapalı tribünün önünden Valilik Lojmanı tarafındaki kaleye tren gibi inmeye başlayınca, ben, aman usta kırmızıların bu yedi numarası çok tehlikeli, kaleye yönlenmese bari, diyorum yarı şaka yarı ciddi. Hüseyin abi de ocağa odun atarcasına ortalığı alevlendiriyordu: Dikkat ettim Çekirge, ilk yirmi beş dakikada bu beşinci inişi sağdan kalemize, bu yedi numaranın. Bu kadar da boş bırakılmaz ki...
Aramızdaki espri artık iyice olgunlaşmış. Golü plase bir vuruşla ağlara göndermenin vakti gelmişti: Hüseyin abinin hemen sağında, hafif sarışın, temiz mahcup yüzlü, ben diyeyim yirmi iki siz deyin yirmi üç yaşlarında, taze muhabir bir kardeşimiz vardı. Esame listesi hepimize dağıtılmıştı ama biz eskiler atmıştık bir tarafa. Taze muhabir kardeşimizin önünde duruyordu esame (maç kadrosu) listesi. Taze muhabir, arada notlar da alıyordu üzerine. Ben dayamadım topu penaltı noktası üzerine diktim adeta: Sezai, bir baksana esame listesine, kırmızıların yedi numarası kimmiş? Gol vuruşunu Hüseyin Komite yaptı: Haydi Sezai, oyalama bizi, söyle, kim bu kırmızı Sarıyerli yedi numara?
Taze muhabir bir sahaya baktı, sahada kırmızılı hiç ama hiç kimse yoktu. Ya mavi beyaz Sarıyerliler vardı ya yeşil siyah Sakaryasporlular. Bir de sarı siyahlı hakem. İlaçlık arasan sahada kırmızılı kimse yoktu. Sezai Matur bir sahaya baktı, bir önündeki esame listesine baktı son olarak da bize. Yüzü kıpkırmızı oldu. Hüseyin abi ile bende, kahkahanın tonu bir para tabii. Ortalık inliyor kahkahadan. Taze muhabir Sezai kardeşimiz ise mahcubiyetten kızardıkça kızarıyor.
Durumu izah etmek de bana düşüyordu elbette: Sezaiciğim, konunun vallahi seninle alakası yok, Hüseyin Komite abi sahayı siyah beyaz görüyor da onun şakası bu. N’olur darılma bize.

26 Kasım 1988’de oynanan ve Sakaryaspor’un 3-1 galibiyetiyle biten maçtaki taze muhabir kim miydi dersiniz? Bugünün Sakarya Gazeteciler Cemiyeti’nin anlı şanlı başkanı Sezai Matur. Kardeşime buradan selam ve sevgilerimi gönderiyorum.
Bu da böyle bir renk körlüğü hikâyemizdir.
Şerefli ve Onurlu Bir Gazeteci: Hüseyin Komite
Hüseyin Komite ağabeyim, hayatı yarı şaka - yarı ciddi yaşayan bir güzel adamdı. Zaten köşe başlığı da Yarı Şaka Yarı Ciddi’ydi. Son derece neşeli, son derece çalışkan, son derece dürüst;üretken, sabırlı, kucaklayıcı; örnek müdür, örnek ağabey, örnek aile babasıydı. Vefalı adamdı. Onurlu ve şerefli bir adam, onurlu ve şerefli bir gazeteciydi. Şahidiz bu na. Onu tanıyan herkes de şahitlik eder zaten.
Benim üzerimde, bizim üzerimizde, şehrin üzerinde hakkı çoktur. Biz - varsa - haklarımızıona helal ettik. Yürekten inanıyoruz böyle düzgün ve musalli (alnı secdeli) bir büyüğümüzün mekânı cennettir. Rabbim rahmetiyle muamele eylesin.
On yıl geçmiş bile vefatının üzerinden. Geride bıraktığı üç prensesine (Hülya, Emel Çiğdem), vefakâr eşi Beyhan yengemize (ki ben babaanne derim), torunlarına ve damatlarına sağlık huzur ve afiyet diliyorum.
Hüseyin abi; sen bu dünyada yarı şaka - yarı ciddi yaşayan ne güzel bir ağabeyimizdin be.Minnet şükran ve rahmetle koca ustam. Çekirgen dua ve teşekkür ediyor sana.
Bu da böyle bir usta-çekirge hikâyesidir işte. Yazı burada bitti.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ