Tarih bazen isimleri değiştirir, fakat senaryolar aynıdır değişmez.

Dün Sultan Abdülhamid Han vardı...

Devletin dört bir yandan kuşatıldığı, içeride fitnenin, dışarıda emperyal hesapların kol gezdiği bir dönemde, Osmanlı Devleti'ni ayakta tutmaya çalışan bir hükümdar. İmparatorluğun dağılmasını önlemek, milletin birliğini korumak ve devletin bekasını sağlamak için mücadele etti. Ancak onu yıkmak isteyenler, aralarındaki tüm farklılıklara rağmen ortak bir hedefte birleşebildi. Çünkü hedef yalnızca bir padişah değildi; hedef devletin iradesiydi.

Bugün ise farklı bir yüzyılda, farklı şartlarda ama benzer bir yalnızlığın yaşandığını düşünen milyonlar var.

Çünkü Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında verilen mücadelenin sadece bir iktidar mücadelesi olmadığına inanan geniş bir toplumsal kesim bulunmaktadır.

Onlara göre mesele Erdoğan'ın şahsı değildir...

Mesele kendi savunma sanayisini kuran Türkiye'dir.

Mesele enerji alanında bağımsızlık arayan Türkiye'dir.

Mesele uluslararası masalarda söz sahibi olan Türkiye'dir.

Mesele başını öne eğmeyen Türkiye'dir.

Bir zamanlar IMF kapılarında bekleyen, savunma ihtiyaçlarının büyük bölümünü dışarıdan karşılayan Türkiye ile bugün kendi İHA'larını, SİHA'larını, savaş gemilerini ve yerli savunma sistemlerini geliştiren Türkiye arasında önemli bir fark bulunmaktadır.

Bu dönüşümün mimarlarından başak aktörü olarak Erdoğan görülmektedir.

Ancak hakkaniyetli olmak gerekiyorsa, bütün yaşananları yalnızca dış müdahalelerle ya da siyasi operasyonlarla açıklamak da doğru değildir.

AK Parti iktidarının ve hükümet kadrolarının zaman zaman yaptığı hatalar, toplumun bazı kesimlerinde ciddi kırgınlıklar oluşturmuştur.

Özellikle ekonomi yönetiminde yaşanan sıkıntılar, hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki bozulma, adalet sistemine yönelik eleştiriler, liyakat tartışmaları ve vatandaş ile devlet arasındaki mesafenin zaman zaman açılması, iktidarın göz ardı edemeyeceği gerçeklerdir.

Çünkü güçlü devlet yalnızca büyük projelerle ölçülmez.

Güçlü devlet; emeklinin huzuruyla, gencin umuduyla, işçinin alın teriyle, esnafın bereketiyle ve vatandaşın adalete olan güveniyle ölçülür.

AK Parti açısından da dikkatle değerlendirilmesi gereken ciddi bir sosyolojik risk bulunmaktadır. Çünkü iktidarlar sadece sandıkla değil, toplumdaki adalet algısıyla ayakta kalırlar.

Vatandaş, kendisini dinleyen, eleştirilerini dikkate alan ve gerektiğinde hatalarıyla yüzleşebilen bir yönetim görmek ister.

Bugün Erdoğan'a destek veren milyonlarca insanın önemli bir bölümü de kusursuz bir yönetim gördüğü için değil; Türkiye'nin güçlü, bağımsız ve büyük bir ülke olma hedefinin zarar görmesini istemediği için yanında durmaktadır.

Tarih bize, güçlü liderlerin çoğu zaman en büyük mücadeleyi dışarıyla değil, içeride verdiğini göstermektedir.

Nasıl ki Abdülhamid Han yıllarca suçlandıktan sonra yıllar sonra farklı bir gözle değerlendirildiyse, bugün Erdoğan hakkında yapılan tartışmaların da gelecekte tarihçiler tarafından yeniden ele alınacağı muhakkaktır.

Belki de bu yüzden Erdoğan'a yönelik her siyasi saldırı, her sert kampanya ve her büyük tartışma, destekçileri tarafından yalnızca bir seçim rekabeti olarak görülmemektedir.

Çünkü bu millet yakın tarihini unutmadı.

Muhtıraları unutmadı.

Darbeleri unutmadı.

15 Temmuz gecesi yaşananları unutmadı.

Ekonomik krizleri ve Türkiye'nin yükselişinden rahatsız olan çevrelere ilişkin tartışmaları unutmadı.

Elbette bugün Erdoğan'ın karşısında duranlarla Abdülhamid'in karşısında duranlar aynı kişiler değildir.

Ancak birçok insan açısından değişmeyen şey, güçlü ve bağımsız bir Türkiye fikrine yönelik mücadelelerin farklı şekillerde devam ettiğine dair inançtır.

Bu nedenle mesele yalnızca bir kişinin seçimi kazanması ya da kaybetmesi değildir.

Mesele, Türkiye'nin kendi rotasını kendisinin belirleyip belirleyemeyeceği meselesidir.

Tarih bazen liderleri değil, liderlere karşı verilen mücadeleleri yazar.

Abdülhamid'in ardından gözyaşı dökenler, onu kaybettikten sonra değerini anlayanlardı.

Bugün ise milyonlarca insan aynı soruyu sormaktadır:

Türkiye'nin yükseliş hikâyesi yarım mı kalacak?

Yoksa eksiklerini gidererek, hatalarıyla yüzleşerek ve milletle bağını daha da güçlendirerek büyük Türkiye idealine doğru yürüyüşünü sürdürecek mi?

Asıl tartışılması gereken soru budur.

Çünkü liderler gelir geçer...

Fakat devletler ve milletler, tarihin uzun yürüyüşünde verdikleri büyük mücadelelerle hatırlanırlar.

Selam ve Dua İle…

Ne Zaman İnsan Oluruz?

“Kıymet Bildiğimizde”

Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ