HANGİSİ DAHA YIKICI?
Jakobenlerin Bileylediği İnanç, Muktedirlerin Çürüttüğü Ahlak
Baskı Dönemleri mi, İktidar Şehveti mi: Hangisi Daha Yıkıcı?
Tarihin en acımasız ve bir o kadar da öğretici ironisi, devasa kalelerin DIŞARIDAN gelen top atışlarıyla DEĞİL, bizzat o kaleyi savunduğunu iddia edenlerin İÇERİDEN kapıları açmasıyla düşmesidir.
Türkiye’nin son bir asırlık din, devlet ve toplum üçgeninde yaşadığı travmatik serüven tam da böyle bir yıkımın öyküsüdür.
Yıllar, hatta on yıllar geçse de muhafazakâr siyasetin ve dindar kitleleri konsolide etmeye çalışan yapıların en kullanışlı sermayesi, Cumhuriyet’in kuruluşunun ilk otuz yılında devletin din eğitimi ve öğretimi konusunda ortaya koyduğu sert, dışlayıcı ve çoğu zaman baskıcı jakoben uygulamalar olmuştur. Bu anlatı, nesilden nesile aktarılan bir MAĞDURİYET DESTANI olarak siyasal İslam’ın ve muhafazakâr sağın varlık statükosunu, hatta İKTİDAR MEŞRUİYETİNİ tahkim ettiği ana taşıyıcı kolon işlevi görmüştür.
Evet, Cumhuriyetin erken döneminde, milletin ruh kökünü zedeleyen ciddi yanlışlıklar yapılmıştır. Kurumlar kapatılmış, sivil din eğitimi yer altına itilmiş, inanç sahipleri kamusal alandan tecrit edilmiştir.
Ancak sosyolojinin ve insan psikolojisinin şaşmaz bir diyalektiği vardır: BASKI, İNANCI ÇÜRÜTMEZ; aksine onu çelikleştirir. Devletin dini alanı daraltma çabası, paradoksal bir biçimde sivil dindarlara kendi inancına sahip çıkma, onu bir varoluş mücadelesi olarak görme ve dinini kendi çabasıyla öğrenme konusunda muazzam, sarsılmaz bir zihinsel ve psikolojik dinamizm kazandırmıştır.
O "karanlık" olarak tasvir edilen dönemlerin mağdurları, inançlarını bir alışkanlık olarak değil, bir "şuur" olarak yaşadılar. Gizli saklı okunan kitaplar, samanlıklarda ezberlenen cüzler, yoksulluk içinde ama büyük bir vakarla sürdürülen sivil eğitim faaliyetleri, Allah'a olan imanlarında ve dinî ritüelleri yerine getirmede gerilemek bir yana, tarihinin en dirençli, en okur-yazar, neye niçin inandığını bilen bilinçli bir kuşağının yetişmesini sağlamıştır. “O dönemin dindarı için İSLAM; devlete sığınılacak bir liman, ihale alınacak bir referans, ya da makam odası kapılacak bir etiket değil; uğruna bedel ödenen, saf, sivil ve tertemiz bir sığınaktı. Dışarıdan gelen husumet, inananların saflarını sıklaştırmış, ahlaki bir üstünlük alanı yaratmıştı.”
Peki ya bugün? Geldiğimiz noktada manzara nedir?
Bugün, o mağduriyet edebiyatının ekmeğini yiyerek devletin en kılcal damarlarına kadar nüfuz eden, "bizden zarar gelmez, çünkü alnımız secde görüyor" diyerek gücü temellük edenlerin ortaya koyduğu YÖNETİM PIRATİKLERİ, tek kelimeyle bir AHLAKİ ENKAZ yaratmıştır. “İktidar gücünün dönüştürücü zehri, asırlardır savunulan tüm mukaddesatın içini boşaltmış; adalet, hakkaniyet, ehliyet ve liyakat gibi İslam’ın üzerine titrediği, devletin ve toplumun omurgası olan evrensel erdemler, "bizden olanlar ve olmayanlar" şeklindeki ilkel bir asabiyete kurban edilerek yozlaştırılmıştır.”
“Bugün geldiğimiz noktada temel dini referansların, Kur'an'ın ve Sünnet'in o sarsılmaz tavsiyeleri kürsülerde yankılanan ölü kelimelere dönüşmüş, bizzat bu referansları dilinden düşürmeyenler tarafından unutturulmuştur. Eminlik sıfatı gitmiş, yerine doymak bilmez bir hırs gelmiştir. Yolsuzluk, haksızlık, hırsızlık, adam kayırmacılık ve mide bulandırıcı bir ahlâkî çürümüşlük, sadece siyasetin değil, toplumsal hayatın her hücresine sirayet eden, gündemi en çok meşgul eden ve maalesef kanıksanan sıradan konular haline gelmiştir.”
DİNİN MUKADDES KAVRAMLARI, lüks jiplerin içinde pudra şekeri çekenlerin, kamu ihalelerini paylaştırmak için kurulan masaların, kifayetsiz muhterislerin makam odalarındaki kibrin üzerini örtmek için kullanılan UCUZ BİR ŞALA dönüştürülmüştür.
Bu riyakârlık panayırının EN BÜYÜK KURBANLARI ise, siyasetle, ihaleyle, güçle işi olmayan; varlıkta ve yoklukta kendi küçük, samimi değer dünyasına sahip çıkmaya çalışan o SESSİZ YIĞINLARDIR “. Gücü elinde bulunduran ve dini bir kalkan olarak kullananların sergilediği devasa ahlâkî zaaflar, gerçek inananların omuzlarına taşınması imkânsız bir yük bindirmiş, onların kalplerinde kanayan büyük bir mahcubiyet meydana getirmiştir. Temiz kalmak isteyen dindar, kendi adına konuşanların yol açtığı bu çürümüşlüğü savunamamanın, başını öne eğmenin ağır travmasını yaşamaktadır.”
En acı faturayı ise gelecek nesiller, gençler ödemektedir. Toplumda dine ilgi, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı ve radikal bir biçimde azalmıştır. Bugün gençler deizme, agnostisizme veya doğrudan ateizme savruluyorsa; bunun sebebi Batı'nın kültürel emperyalizmi, okudukları bir felsefe kitabı veya dış mihrakların operasyonları değildir. Bunun tek ve yegâne sebebi, "Müslüman" kimliğiyle ortada gezinen, gücü ve parayı elinde tutan figürlerin hayatlarındaki korkunç TEZATLAR, KİBİR KULELERİ VE ADALETSİZLİKLERİDİR.
DİN EĞİTİMİ ve öğretimi alanı, devasa bütçelere, binlerce devasa binalı okullara ve sınırsız devlet imkânına kavuşmasına rağmen, zamanın ruhunu yakalayan, gençlerin kalbine dokunacak, onların zihinsel buhranlarına cevap verebilecek, entelektüel düzeyi yüksek hiçbir dinamizm geliştirememiştir. Çünkü ruh gitmiş, geriye sadece şekil ve beton kalmıştır. Zor zamanlarda iğneyle kuyu kazılarak büyük bir emekle oluşturulan güven, ilim, o sivil bilgi birikimi ve manevi aura, iktidar şehvetinin ve dünyevileşmenin öğüten çarkları arasında darmadağın edilmiş, korunamamıştır.
Şimdi bütün bu tarihi ve sosyolojik gerçekliğin ışığında, aklını ve vicdanını kiraya vermemiş her bireyin kendisine sorması gereken, cevabı şamar gibi yüze çarpan o can yakıcı soru şudur: “Dine kim daha çok zarar vermiştir?”
Onu kamusal alandan silmeye çalışan, camileri kapatan, ezanı yasaklayan, dini görünürlüğe savaş açan "açık düşmanlar" veya seküler ve jakoben politikalar mı? Yoksa bu düşmanlığın yarattığı tahribatın binde birini bile yapamayacak bir şeyi başaran, dini bir rant kapısına çeviren, dindarlığı şekilciliğe indirgeyip ahlakı lügatından silen, liyakati sadakate, adaleti tarafgirliğe kurban eden; sabah akşam Allah'ın adını anıp, kul hakkı yiyenlerin yapıp etmeleri mi?
Açıkça ve cesaretle haykırmak gerekir ki; AÇIK DÜŞMANIN KILICI SADECE BEDENİ YARALAR, inancı biler, cemaati kenetler. Fakat "DOST" görünümlü yozlaşmanın, gücü eline geçirdiğinde ilk iş olarak adaleti ve ahlakı katleden "sözde dindarların" AÇTIĞI YARA, RUHU ÖLDÜRÜR, İNANCI ZEHİRLER, NESİLLERİ İFSAD EDER.
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yanlış politikalar dine fiziki bir müdahaleydi, dinin taşıyıcılarını güçlendirdi. Ancak bugünün, temel referansı din olduğunu iddia eden muktedirlerinin yarattığı ahlaki göçük, dinin bizzat ontolojik zeminine, güvenilirliğine ve ruhuna yapılmış en büyük suikasttır. Bu zehirli mirasın faturası, nesiller boyunca silinmeyecek bir utanç ve inançsızlık dalgası olarak tarihin sayfalarına kazınmıştır. (G.Dihkan) 10.10.2026
KAYNAK. YENİ SAKARYA GAZETESİ