Efendim herkese merhabalar.
Amacım sizlere geçmişte yaşanmış ve tarihe mal olmuş olayları anlatmak değil elbette. Amacım geçmişte yaşanmış, ders alınması gereken olayları siz değerli okuyucularımla paylaşarak yeni toplumsal acıların yaşanmaması adına bir nebze olsun adım atabilmektir.
Sizlere derin derin Lale Devriyle ilgili ders anlatmayacağım. Fakat şunu bilmek gerekiyor. Yanlış teşhisler hastalıkları tedavi etmez. Yanlış tedaviler ise hastayı ölüme götürür, malumunuz bunlarla ilgili günümüzde toplumda ve hastanelerde çok olaya şahit oluyoruz.
Lale Devrinin hastalığı, her alanda devletin Batılı rakiplerinden geri kalmasıydı. Bu doğruydu. Fakat tedavi yöntemi hastalığı daha da içinden çıkılamaz bir noktaya getirdi. Padişah ve etrafındakiler sorunlara çözüm üretmek yerine, toplumu kalkındırmak yerine sorunları görmezlikten gelip kendilerine toplumdan kopuk başka bir dünya oluşturdular.
Bu dönemde (tarihlerini de verelim 1712-1730) padişah ve çevresi kendisini eğlenceye verdiler. Şimdiki Çırağan ve Feriye Sarayı’nın (Galatasaray Üniversitesi) olduğu yerlerde o devirde ahşap yalılar ve köşkler yaptılar. Yine Kâğıthane (Sadabat) deresinin iki tarafında köşkler, saraylar, lale bahçeleri ve mesire alanları inşa ettirdiler. Bu köşkler ve yalıların bahçeleri toplumdan ve sorunlardan kaçılan alanlar oldu. Kandil ışığında yapılan sazlı sözlü düzenlenen eğlenceler. Lalelerin açtığı mevsimlerde (ilkbahar) Çırağan Sarayının bahçelerinde, mehtapsız gecelerinde çiçek bahçeleri arasına içinde mumlar ve kandiller, süs havuzlarının çevresinde yanan renkli fanuslar bu dönemin ışıltılı hayatlarıydı. Dahası sorunlardan kaçışın hayatı. Midye ve yumurta kabuklarının içine zeytinyağlı fitiller koyarak onları yakıp su arklarına ve havuzlara bırakarak, havuzları bu şekilde ışıklandırarak, kaplumbağaların sırtına mumlar dikerek salıvermek, çiçeklerin arasına mücevherler saklayarak cariyeleri onları bulmak için salıverip, cariyelerin cilve ve işvelerini seyretmek, dondurma ve helva partileri düzenlemek…” gibi daha nice eğlencelerin içine daldılar. Eğlenmek, devlet işlerinden kaçmak bu dönemin saray ve çevresinin hastalığıydı elbette.
Yaşanan toplumsal hastalık Patrona Halil adında bir tellağın çıkardığı isyanla sona erdi/ermiş gibi oldu. Patrona Halil isyanı… Hem de ne isyan. On sekil yıl boyunca yapılan şatafatlı yapıların yerle bir edildiği isyan. Öyle bir isyandı ki İstanbul’un fethinden beri susmayan minareler susturuldu, ezanlar okunmadı hatta Cuma namazı dahi kılınamadı.
Dün yaşadığımızın belki aynısı değil ama benzerini bugün yaşıyor gibiyiz. Özellikle kırk yaş altındaki gençlerimiz. Sadabat Deresinin her iki yanındaki sarayları, köşkleri değildi ama AVM’lerin, kafelerin özenle döşedikleri mekânlarını hınca hınç doldurmaktalar. Hem de ne doldurma; gecenin geç saatlerinde rengârenk ışıklarının altında piyasadaki fiyatının birkaç kat ücretine üstelik kâğıt bardaklarda sunulan kahve/kahve çeşitlerine avuç dolusu para ödeyerek. Ne adına yapıyoruz bunu? Sosyalleşme adına, zamanı geçirme adına vs. Bir fincan kahveyle öldürülen en kıymetli hazinemiz olan zamanı öldürüyoruz. Aile hayatından kopuk, toplumsal sorunlara kayıtsız, üretimden fersah fersah uzak bir zaman öldürme. Öldürdüklerimiz bir daha asla geri getiremediğimiz en büyük hazinemiz zaman kavramı.
Şehrin tüm AVM’lerindeki kafeler günün her saatinde tıklım tıklım. Nerede yeni hizmete açılmış biraz gösterişli bir sokak, cadde varsa mutlaka dükkânların yarıya yakını kafelerle dolu. Şehirdeki kafelerin sayısını bilemiyorum ama yüzlerce diyebilirim. İnsanların vakitlerini öldürdükleri, meyhaneleri kahvehaneleri saymıyorum bile.
Şehrimizde iki üniversitemiz, yüzün üstünde lisemiz, on binlerce öğretmenimiz, akademisyenlerimiz, okumuş-yazmış insanlarımız var. Sahi şehrimizde kaç kütüphane var, bilen var mı? İsimlerini sayabilir misiniz desem, sayabilir misiniz? Ya da kaç yayın evi?
Dün padişah ve çevresinin yaşadığı Lale Devrini bugün bizler/gençlerimiz mi yaşıyoruz. Ders çıkarmalıyız tarihin ibretli sayfalarından vesselam.
Recep SARIHAN
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ