Sakarya Hareketi’nde, Yarı İçerden Yarı Dışarıdan Yaşamak - II
Fahri Tuna
Kırklanmış İsimler: Demirtaş, Adalı, Arıduru, Karafilik, Tır ve Sarı Hikmet’ler, Uyanık, Ofli Abdurrahman
Sakarya Hareketi’nde güreş tabiriyle baş altında - ikinci grupta, bizim bir üst sınıftaki abilerimiz vardı. Yaşları daha bir bize yakındı: Erzincanlı Mücahit Demirtaş, Çanakkaleli Hayri Adalı, Ankaralı Ali Arıduru, Kırıkkaleli Veysel Karafilik, Adapazarlı Sarı Hikmet (Sevim) ve Tır Hikmet (Yıldız.)
Bu gruba, her ne kadar bizim devre iseler de harekete katkıları ve sınıf başkanı olarak öncülükleri nedeniyle Konyalı Ali Uyanık, Konyalı Teoman Rıza Güneri, Konyalı Fatih Tuncel ve Oflu Abdurrahman’ı (Akyüz) dahil etmek icap eder. Bu on isim, efendimizin hayatındaki ilk kırk kişi gibi, Sakarya Hareketi’nin kırklarındandırlar. Ve bizim gözümüzde kırklanmışlardan.
Başını Yusuf Aydın’ın çektiği ilk altı kişilik üst yönetimden sonra orta yönetim / üst ile altın arasındaki iletici / kontrol edici / sonuç alıcı grup bu on kişiydi. Her birinin yiğitliği, serdengeçtiliği, fedakârlığı, disiplinle hadiseye katılışı önemli ve değerliydi elbette. Ama bu grup içinden Mücahit Demirtaş’ı toparlayıcılıkta, Hayri Adalı’yı yönlendiricilikte, OfliAbdurrahman’ı da vurucu güç’te diğerlerinden bir adım daha önde saymak mümkün, diye düşünüyorum.
Huzur Şehri Adapazarı’nda etkin Faktörler: MTTB ve Halkın Sağduyusu
Dönemin ruhu gereği bizim SDMMA her an bir öğrenci olayına gebe olmasına rağmen, -öğrenci katli ve okul bombalamaları nedeniyle,- başta ODTÜ ve İstanbul Üniversitesi’nde eğitime haftalarca ara verilirken, bizde, biri bir, biri de iki gün olmak üzere, sadece iki kez toplamda üç gün okulumuzun kapandığını hatırlıyorum.
O günlerin ortalamasına göre Adapazarı bir huzur şehri, SDMMA bir huzur akademisiydi. Tabii ki bunu sağlayan Sakarya Hareketi öncüleri ve o günkü tabirle anarşiye - bugünkü tabirle teröre - yüz vermeyen Adapazarı halkının sağduyusuydu.
İTÜ ve İstanbul Üniversitesi’nden Gelen Birbirinden Değerli Akademisyenler
Eğitimi, dönemine göre oldukça kaliteli ve yüksek bir okulduk biz. Çoğu dersimize İTÜ’den veya İstanbul Üniversitesi’nden hocalarımız geliyordu. Hemen hepsi alanlarında kabul edilmiş muteber bilim insanlarıydı. Okulun açıldığı hafta İktisat dersimize, arkasında temiz yüzlü dört asistanı (Sami Güçlü, Abdullah Gül, İ. Mete Doğruer ve Salih Şimşek) ile giren İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin nur yüzlü akademisyeni Prof. Dr. Sabahattin Zaim Hocamızı ve İngilizceye çok önem verin, her gün beş İngilizce kelime ezberleyin, öğreneceğiniz iyi İngilizce, buradan alacağınız mühendislik diploması kadar lâzım olacak size hayatta, tavsiyesini (acaba vasiyetini mi desem) bugün gibi hatırlarız. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden gelen Maliyet Muhasebesi dersimizin her bakışı bilim kokan her sözü bilim olan her adımını bilim bilim atan ciddiyet abidesi Doç. Dr. Çetin Şanlı’yı nasıl unuturuz. Sakalı nedeniyle bir türlü profesörlüğü verilmeyen ve Eskişehir’den Yüksek Matematik dersimize gelen ve iyice öğretmeden yeni bir konuya asla geçmeyen, bize Furye Serilerini ve çift katlı integrali sevdiren, nur yüzlü bal sözlü edep timsali Doç. Dr. Ali Nihat Eskioğlu’nu nasıl hatırlamayız. Tarih dersimizde, bizim sınıfta değil de Sultanahmet Meydanında kurulan miting kürsüsünden haykırırcasına adeta kükreyen, dönemin başbakanına Noto Kafa Nato Mermer, Mason kafalı herif diye posta koyan, yiğit ve gür sesli Doç. Dr. Osman Öztürk’ü, adeta yüzünden gözünden sözünden kalplerimize şefkat ve merhamet yağmuru yağan, adeta kalplere sevgi ile girilmeden bilgi ile girmenin mümkün olamayacağını her hafta jest-mimikleriyle bizlere öğreten Türk Dili ve Kültürü hocamız Doç. Dr. M. Esat Coşan’ı, her hafta derslerini vaka yöntemiyle ve Denizli şivesiyle Argadeşle bu böle omaz, şöle olu diye sımsıcak ve sempatik anlatan Doç. Dr. Cevat Akşit’i nasıl unutabiliriz.
Arkalarda Kitap Okuyan ve Şüpheli Verecekler Hesabı’nı Buldum Diyen Genç Yazar Adayı
İtiraf ediyorum; derslerin çoğunda ben arka sıralarda Balzac’ın Vadideki Zambak’ını, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’ini, Necip Fazıl’ın Babıâli’sini, Sezai Karakoç’un İslâm Toplumu’nun Ekonomik Strüktürü’nü, Nuri Pakdil’in Bağlanma’sını okuyan biriydim. Pek derslerle alakam olmazdı. Arada bir Arşimet’in buldumu misali derslerde çıkış yaptığımdan adım Filozofa çıkmıştı. Saçmaladığımı ancak yıllar sonra fark ettim. O yıllarda şiirler de yazdığımdan bazı arkadaşlarımın arasında lakabım hâlâ Şair Fahri’dir. (Prof. Dr. İsmail Hakkı Cedimoğlu ve Prof. Dr. Bayram Topal’ın kulakları çınlasın.)
Hiç unutmam: Bir gün Maliyet Muhasebesi biliminin mucidi edasıyla dersini anlatan Doç. Dr. Çetin Şanlı’ya, arka taraflardan buldum hocam diye bir ses yükseldi. Hayretle sınıfa dönen Şanlı, sordu: Neyi buldun? Öğrenci cevap verdi: Şüpheli Verecekler Hesabını buldum hocam. Öğrenci adeta mucit kasılmasında edalı edalı sınıf arkadaşlarına hava atarken Doç. Şanlı sordu: Bu hesaba nereden ihtiyaç duydun? Öğrenci kendinden emin cevap verdi: Ben borcumun bir kısmını vermem diyen verecekli adam, vermesi şüpheli olan paraları nerede tutacak, tabii ki Şüpheli Verecekler Hesabı’nda. İşte bu düşünce ile buldum!.. Gerçek bir bilim adamı olan Doç. Dr. Çetin Şanlı, kalın gözlüklerinin ardından baka baka başını önünde eğdi, tahtanın önünde sekiz on adım sağa, sekiz on adım sola yürüyerek düşündü de düşündü. Beş dakika kadar sonra sınıfa döndü: Paralar, Kasa Hesabı’nda duruyor ya. Başka hesaba ne gerek var! Cins öğrencinin deli saçması iddiası/tezi havada kalmıştı. Herkes o cins öğrenciye baktı. O öğrenci elinde Shakespeare’nin Kral Lear’ı, Fahri Tuna’dan başkası değildi. Herkesi bir gülme tutmuştu yine. Ön taraftaki çalışkan kızlar, Fahri’nin filozofluğu tuttu yine diye fısıldaştılar.
Şanslıydık: Şair Osman Sarı ile Yılmaz Güney ve Öykücü İsmail Kıllıoğlu Hocamızdı
Sınıfa o günlerin entelektüel gazetesi Yeni Devir giriyordu. İslamcı kesimin en entelektüel gazetesi olan bu gazetede, Cemil Meriç, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt gibi çok önemli düşünce adamları ve şairler haftalık yazılar yazıyorlardı. Sınıfta veya kantinden aralarda onları terennüm, tefekkür ve temellük ediyorduk. Mavera dergisini çıkarıyorlardı Yedi Güzel Adam o günlerde. Adeta hatmederek okuyorduk.
Sınıfımızda her konuda olduğu gibi entelektüel hassasiyetlerde de başı Ali Uyanık çekiyordu. Ev arkadaşım Ali, zeki ve etkili konuşmasının yanında Ali Kemal mahlasıyla çok da güzel şiirler yazıyordu. Ben de kendimce, Necip Fazılvari şiirler döktürüyordum. 7+7, on dörtlü hece vezniyle. Yirmi yaş insanın, bir haftada büyük şair, iki haftada hiç şair olduğu yıllardı. Benim için de öyleydi zahir.
Çok şanslıydım ben ayrıca. Taş taş değil bağrındır taş senin / Söyle nereni nasıl yaksın bu ateş senin gazelinin sahibi, Bir Savaşçıdır Kalbim’in şairi Osman Sarı ve Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı adlı öykü kitabının yazarı İsmail Kıllıoğlu, Hukuk, Toros Dağlarında Bir Top Gülüm Kaldı ve Ayrılığa Gazel şiirlerinin şairi Yılmaz Güney, Fizik dersimizin asistanlarıydı. Öğle tatillerinde sık sık soluğu onların yanında alıyor, yazdığım o güne göre çok değerli (bugüne göre beş para etmez) eserlerimi gösteriyordum. Onlar da bana şunları oku, bunları oku, diye yol gösteriyor, iyice bulduklarını da Cahit Zarifoğlu’nun genel yayın yönetmeni olduğu Ankara merkezli Mavera’ya göndermemi öneriyorlardı. (Nitekim 1979 yazında bir şiirimi gönderecek, Zarifoğlu’ndan okkalı bir zılgıt yiyince de şiire küsecektim.)
Güçlü/Gül İkilisinin Hediyesi Bu Ülke Hayatımı Nasıl Değiştirdi
1979 kışıydı. İlk senemizdi. Bir gün İktisat Dersimizin asistanları Sami Güçlü ile Abdullah Gül (Felek bir zaman sonra, ilkini profesör ve Tarım Bakanı, ikincisini doçent ve başbakan/cumhurbaşkanı yapacaktı) bir çanta kitapla geldiler ve beşer sayfadan az olmamak kaydıyla okuyup özetini çıkartmak / değerlendirme yazmak üzere her birimize kitaplar hediye ettiler. (Bu iki isim Sakarya Hareketi’nin okulumuzdaki öncülerinden ve bizi Büyük Doğu’da yetiştiren/geliştiren ağabeylerimiz olacaktı daha sonra.) Benim nasibime Cemil Meriç’in Bu Ülke’si düşmüştü. Bu ismi Yeni Devir’den biliyordum zaten. Ama Bu Ülke’nin kapağını açıp okumaya başladığım andan itibaren, - işte itiraf ediyorum - hayatım değişti. Gerçekten de ama. O güne kadar Necip Fazıl’ın üzerine düşünür tanımayan ben, şaşkın vaziyette yudumlayarak adeta içtim kitabı.
Üzerinden 47 (kırk yedi) sene geçtiği hâlde o ilk okumamdan en az on cümle ezbere söyleyebilirim size. Sahiden ama. Kamus namustur, bir. Tarihi galipler yazar, iki. İntelijansiyamız, Avrupa’nın her türlü hastalığını ithale memur anonim şirket, üç. İzmler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri, dört. Sol-sağ: Avrupa’nın mülevves (kirli, pis) kavramlarıyla bizim ne alakamız var, beş. Daha fazla yer almamak için burada kesiyorum. Hislerime, hislerimize tercüman olmuştu Cemil Meriç. (O gün bugün, benle yapılan her söyleşide, her yazarlık okulunda okunmasını tavsiye ettiğim beş kitaptan biridir o kitap. Ve bir de hükmüm: Bu Ülke’yi okumadan bu ülkeyi anlamak mümkün değildir.)
O günün Akademisi’nde okuyan MTTB gençleri olarak, fikrî ve zihnî istikametimizi biraz da Cemil Meriç’in Bu Ülke’sine ve Sami Güçlü - Abdullah Gül ikilisine borçluyuz. Bu aydınlanma için kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır.
Yontar, Gündoğar, Taşöz ve Aydın Tesettüre Giriyorlar
O günlerde bizim MTTB’li arkadaşlarımızın tebliğ çalışmaları devam ediyordu. Nitekim bu çabalar sonucu sınıfımızdaki kızlarımızdan, okkalı bir şekilde kitap okuma serüveni ile Fatma Yontar, Nevin Gündoğar, Gülcihan Taşöz ve Ayşen Aydın, tesettüre gireceklerdi. Bir aydınlanma da onlar geçiriyorlardı. Okulumuzun bitiminde de Fatma, bir üst sınıftan Ankaralı Veysel Karafilik, Nevin, yine bir üst Ankaralı Ali Arıduru arkadaşlarımızla, Ayşen de sınıfımızdan Muvaffak İsmail ile evlendiler.
Bizim Sınıftan Yetişen Dört Yazar: Saba Güven, Fatma Yontar, Gülcihan Taşöz ve Fahri Tuna
Bizim Büyük Doğucu arkadaşlarımızdan, sınıf arkadaşımız Ali Uyanık’ın öncülüğünde Bekir Sakin, Rauf Memiş’in katkılarıyla, yukarıda adı geçen kadın arkadaşlarımızın da makaleleriyle yer aldığı, 1979’da, tek sayılık, Akademi adıyla bir dergi yayımlandı. Daha çok bir deneme/araştırma, düşünce dergisiydi. Ah keşke on-on beş sayı devam edebilseydi.
O günlerde bana, sizin sınıftan bir yazar yetişecek. Tahmin et bakalım kimdir? Diye bir soru sorulsa, hiç düşünmeden cevap verirdim: Ali Uyanık. Olmadı, olamadı. Aliciğim, yazar değil fabrikatör oldu. Nasibi böyleymiş diyelim.
Mezuniyetimizin üzerinden kırk dört sene sonra söylemek gerekirse, bizim sınıftan dört yazar yetişmiş durumda: Öykücü Saba Güven, Milli Eğitim’in İlkokul ders kitabının yazarı Fatma Yontar Karafilik, Gülcihan Taşöz Kahyaoğlu ve biyografi-portre yazarı Fahri Tuna. Keşke üç-beş yazar daha yetişebilseydi, ne çok mutlu olurduk.
Akademi’de en sosyal mühendislik bizim Endüstri Mühendisliği bölümüydü elbette. Makine ve İnşaat’ta kıyısından köşesinden o da sadece ilk sınıfta haftada iki saat aldıkları Edebiyat ve Atatürk İlke ve İnkılapları derslerini saymazsak, neredeyse hiç sosyal/kültürel dersleri yoktu. Bizim bölümde ise, İktisattan İşletmeye, Sanayi Sosyolojisi ve Psikolojisinden Anayasa Hukukuna, Ergonomiden İnsan Kaynaklarına, en az yirmi kültürel ders alıyorduk. Bu da bizi daha bir kültürel mühendis olarak yetişmemize neden oluyordu. Üstelik ülkenin muteber şairlerinden Osman Sarı ve Yılmaz Güney, öykücülerinden İsmail Kıllıoğlu, muteber sosyologlarından Sami Şener, hocamızdı. Sami Güçlü Hocamız, her ay bir düşünce/deneme kitabı veriyor, okutuyor, sonra da üç-beş sayfalık değerlendirme yazmamızı istiyordu. (Şimdilerde ülke içinde ve dışında binlerce öğrencinin katılımıyla uyguladığı Anadolu Mektebi’ni daha o günlerde başlatmış, demek ki.) Gerçekten çok ama çok şanslıydık. Çift yönlü gelişiyorduk.
Haftaya: Bir İlim ve İrfan Mahfili: İhvan Kitabevi
İz Bırakan Hocalarımız:
Şair Yılmaz Güney Şair Osman Sarı Yazar İsmail Kıllıoğlu





Sami Güçlü Abdullah Gül
Endüstri Mühendisliği Sınıfından Yetişen Yazarlar:




Saba Güven Fatma Yontar Gülcihan Taşöz Fahri Tuna Öykü yazarı Ders kitapları yazarı Deneme yazarı Biyografi-portre yazarı
İTÜ Sakarya Mühendislik Fakültesi Endüstri Mühendisliği Bölümü 1982 mezunu öğrencileri.

İTÜ SMF Endüstri – IV sınıfı futbol takımı. 1982. Ayaktakiler soldan: Cengiz (Adapazarı), Tayfun (Manisa), Ali (Balıkesir), Ali (Adapazarı), Hikmet (Adapazarı), Muvaffak (Kuzey Irak), Teknik Direktör Zeki (Adapazarı), Gürsel (Adapazarı), Osman (Mersin), Hilmi (Kayseri), Necmettin (İstanbul), Tamer (Adapazarı). Oturanlar soldan: Saim, Sait (Konya), Erdinç (İstanbul), Fahri (Adapazarı), Fatih (Antep), Ceyhun (Kocaeli), Rauf (Kayseri).
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ
