Yeni kitabınız ‘Görüm Sevdim Yazdım’ okurla buluştu. Öncelikle bu kitabın ortaya çıkış hikâyesini sizden dinlemek isteriz? Ben 1991 senesinden bu yana portreler yazıyorum. Tam otuz beş senedir. Çeşitli dergilerde yayımlanan bu portrelerin sayısı 500’e yaklaşmış durumda. İlk portre kitabım Akşamın Aydınlığında Portreler’in 2010’da okurla buluştuğunu var sayarsak, geçen on beş senede beş portre kitabım daha yayımlandı. Sayısı 400’ü bulan insan portrelerimin çoğunluğu, Cemil Meriç’ten Sezai Karakoç’a, Rasim Özdenören’den Mustafa Kutlu’ya, Türkan Şoray’dan Cüneyt Arkın’a, çizer Osman Suroğlu’ndan tiyatro sanatçısı Zihni Göktay’a (geçen Salı günü rahmeti rahmana uğurladık, mekânı cennet olsun sevgili ağabeyimin.) Yazarlar, şairler, sinema ve tiyatro oyuncuları, ressamlar çizerlerden meydana geliyor. Ama belki yarıya yakını da şöhret olmadığı, pek kimsenin tanımadığı, iyi kalplilikleri ve çevresini güzelleştirmeleriyle bilinen ‘iyi insanlar.’ Hemşerim Sait Faik gibi, ben de bu kitabımda, kenarda köşede kalmış ama esasında o meşhurlardan fazlası olup eksiği olmayan ‘güzel insanları’ kaleme almaya çalıştım.
Bu kitap dokuz yıllık bir emeğin ürünü değil mi? Neden bu kadar uzun sürdü? İnşaat ustası bir işçiden üç tekerlekli motorsikletli bir emekçiye, Mardin’de kırk beş çeşmeyi açan ve on binlerce ağaç diken bir iyilik padişahı ssk emeklisinden Kapıkule’de garsonluktan Edirne’nin en varlıklı restoran zinciri ve otel sahibi zenginliğe yükselen, yokluğu dibine kadar yaşadığı için artık kapısına gelen hiçbir muhtaca ‘hayır’ diyemeyen bir iş insanına… bu güzel insanları yazmıştım ve 2017’de Kırk Güzel İnsan adıyla kitaplaşmıştı. Aradan geçen dokuz yılda, yüze yakın başka iyi insanları da yazdım. Bunlar çoğunlukla ulusal Kültür Ajanda dergisinde yayımlandı. Aralarından kırk üçü de Gördüm Sevdim Yazdım adıyla geçtiğimiz Mayıs başında kitaplaştı. Editörlüğünü de Yazar Mehmet Şeker kardeşim üstlendi, sağ olsun. Yani bir üçlemenin ikinci kitabı, bu kitabım. İnşallah üçüncüsü için dokuz sene daha beklemeyiz. Zira 66 yaşındayım. Dokuz yıl daha ömrüm var mı bilmiyorum. Allah bilir, O’nun işine karışılmaz.
Kitabın adı çok sıcak ve samimi: Gördüm Sevdim Yazdım. Bu üç kelime sizin yazarlık anlayışınızı nasıl özetliyor? Teşekkür ederim bu güzel tanımlamanız için. Eleştirmenlerin benim portrelerim özelinde belirledikleri dokuz farklı özellikten birisi de samimiyet. Yani sıcaklık. Yani rahat okunurluk. (Diğerleri şiirsellik, lirizm, ironi, yaşayan Türkçe kullanımı, çarpıcı başlıklar, kısa ama vurucu cümleler, üçlemeler, aliterasyon, bol edebi sanat kullanımı,vesaire.) Evet yazarlık anlayışımı, - sizin çok makul ve özgün sorunuzda olduğu gibi- en çok bu üç kelime özetliyor: Herkes herkesi görüyor zaten. Orası adeta anonim. Ama sadece sevdiklerimi yazıyorum ben. Kalbimdeki kuyumcu terazisinin üzerinde kalanları yazıyorum.
Siz kitabınızı ‘iyilik portreleri’ olarak tanımlıyorsunuz. İyiliği yazmak neden önemli? Dünyada bugün sekiz milyar insan yaşıyor. Hepimiz Adem ile Havva’nın çocuklarıyız. Eyvallah. İnandık buna. Ama mesele Adem ile Havva’nın çocuğu olmak değil; merhum şair Sezai Karakoç’un dediği gibi, iyi(lik)den yana mıyız kötü(lük)ten yana mı? Esas mesele bu: İyi insan Habil’in torunu muyuz katil Kabil’in mi? Vahşi kapitalizmin bir ahtapot gibi bütün bir insanlığı, bütün ülkeleri, bütün haneleri, bütün telefonları ele geçirip adeta köleleştirdiği bir çağdan geçiyoruz. Kötülük ve sömürü, istismar ve zulüm, hiç bu kadar yaygınlaşmamış, hiç bu kadar görünür olmamıştı. Öte yandan iyiler ve iyilikte çok dünyamızda. İşte portre yazarı Fahri Tuna olarak ben, dünyayı her şeye rağmen güzelleştiren, kalplere dokunan, muhtaçlara meczuplara sahip çıkan ‘iyi insanlar’ın portrelerini yazarak, iyiliği yaygınlaştırmaya, daha görünür kılmaya çalışıyorum. Karınca kararınca. Gücüm yettiğince. Belki okyanusta bir damla su, benim çabam. Olsun. Hiç yoktan iyidir. Zira canı gönülden inanıyorum ben: Dünyayı güzellik kurtaracak Güzellik ve iyilik.
Portre yazarlığı Türk edebiyatında yaygın mı? Sizi bu türe yönlendiren ne oldu? Türkiye’mizde edebiyatın yirmi kadar türü arasında- belki de- en az gelişmiş tür portredir, maalesef. Yaşayan - vefat eden 43 yazar ve bu kırk üç yazarın yayımlanmış 54 kitabını tespit edebildim. Türk edebiyatında-tabii ki naçizane bana göre- en iyi beş portre yazarı, Cemal Süreya, Mehmet Aycı, Yusuf Ziya Ortaç, Alper Görmüş ve Muaz Ergü. Bu arada benim adımı da ilk beşte sayanlar var. Diğer yandan yayınlanan altı portre kitabımla bu 54 kitap arasında, en çok portre kitabı yayınlayan yazar benim, bu kardeşiniz. Öte yandan, ben yirmili yaşlarımda ulusal dergilerde ve gazetelerde deneme ve mizah yazıları yayınlanan genç bir yazar adayı iken, merhum özdeyiş yazarı Selahaddin Şimşek ağabey, ‘sende biyografi - portre yeteneği var, bu yöne eğilmen lâzım’ diyerek beni portreye yönlendirdi, Yusuf Ziya Ortaç’ın Portreler kitabını getirip okuttu. İşte o gün bugündür, portre okuyor, portre yazmaya çalışıyorum.
Bir insanın portresini yazmaya nasıl karar veriyorsunuz? Çok teşekkürler ederim. Otuz beş yıllık portre yazarlığımda çok az sorulan bir soru, zira. Esasında şu anda yeryüzünde yaşayan herkesin kalbinde hassas bir kuyumcu terazisi var. Sadece benim değil. Hepimiz günlük hayatta karşımıza çıkan her kişiyi ölçüp biçip tartıyoruz. Tabii ki bizi de tartıyorlar. Ama herkes herkesi ölçüp biçip tartıyor... Bazılarını beğeniyoruz, bazılarıysa‘kalbimizin ligi’nde küme düşüyor. Bana gelince; altmış altı yıllık ömrümde kalbimin terazisinin üzerinde kalan, yazılmayı hak eden, ‘çok iyi’lerden oluşan ‘A Ligi’ diyebileceğimiz bir grup/küme var. (Bir düşünün lütfen, sizin de böyle bir A Ligi’niz var.) Bunlar bana hayatımın hediyeleri. O ay yazacağım kişiyi nasıl mı seçiyorum? Esasında onlar kendilerini bana seçtiriyorlar. Bilmeden ama. Birkaç istisna dışında, hiçbiri yazıldığını bilmiyor. Yayınlandığında görüyorlar. Nasıl mı seçtiriyorlar? Ya telefon ediyorlar, bir konu için ya bir ziyarette bulunuyorlar ya bir etkinlikte karşılaşıyoruz. Yahut bir dergi özel vefa sayısı hazırlıyor bir ‘güzel insan’ için. Benden de yazı istiyor. Ama beni de yazar mısın? Diyen kimseyi yazmadım, otuz beş yılda. Yazmayacağım da. Ve sevmediğim hiç kimseyi de yazmadım, yazmayacağım. ‘Fahri Tuna sevdiği kişilerden kendisine bir cennet kurmuş. Onlarla yaşıyor ve onları yazıyor’ diyen Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar büyüğüme selâm olsun.
Kitabınızda bestekâr da var terzi de öğretmen de var belediye başkanı da. Bu çeşitliliği özellikle mi tercih ettiniz? Sizce insanı yazmaya değer kılan nedir? Doğru bir soru, doğru bir tespit. Doğrusu ben bir kişiyi yazmaya karar verirken mesleğinden, mevkiinden makamından, ırkından, dini ve siyasi görüşünden, inancından etkilenmiyorum. Biz ihsan medeniyetinin çocuklarıyız. İhsan, yani iyilik. Habil olmayı, Habilî olmayı, Habil gibi olmayı seçenleri seçiyorum sadece. Olabildiğince. Çevresini, dünyasını, dünyamızı güzelleştiren, iyileştiren, sağaltan insanları. Bir ömür şehrindeki meczupları, - her gün ama her gün- toplayıp doyuran giydiren, üstünü başını yıkayan Terzi Ali Amca’yı yazmamak, günahı kebairden, büyük günahlardan değil midir sizce de? Yahut anne babası vefat eden komşularının çocukları, bayramda şehirden köye geldiklerinde mutlu olsunlar diye kızına kendi evi gibi bayram öncesi o evi de temizleten, bayram telaşına rağmen öğlene doğru kızını gönderip evin sobasını yaktıran, bayramın en yoğun anında yirmi beş-otuz sofra kurulurken, kızına hadi bakır siniye kurban koy, her yemekten koy da onlara götür bayram sıcaklığını bayram yemeğini baba evinde yesinler deyip gönderen Rafinge yazılmaz mı sizce? (Digergamlığın kitabını yazan bu Rafinge, benim merhume annem olur bu arada. Ben onun tırnağına çıkamam da.) Özetle, dünyayı iyilik kurtaracak. İyiler kurtaracak. Bunu bilir, bunu söylerim. Ve bunu bunları bunca yazıyorum, işte. Biraz becerebiliyorsam, ne mutlu bana.
Ömrünü meczuplara adayan Terzi Ali Amca, hayatını Türkçeye adayan Kosova Prizrenli öğretmen Şükran-Sezai çifti. Bu insanların ortak yönü sizce ne? Cevabı soruda var zaten: Adanmışlık. İnsan olmaya, insan etmeye, insan kalmaya adanmışlık. Bütün dinlerin, bütün öğretilerin, bütün ibadetlerin, bütün öğütlerin amacı bizi insan yapmak/insan kılmak. Ceketimizin astarında kaybettiğimiz hazine bu; insan olmak. İşte ben ömrümce insan olmayı başarmış, kendini değil toplumu/başkalarını düşünen, onlara faydalı olmak için kendini terk eden, adanmışları yazmaya çalıştım. Çalışıyorum. Çalışacağım.
Yazılarınızda dikkat çeken ortak noktalardan birisi de vefa. Sizce günümüzden en çok eksikliğini hissettiğimiz değerlerden biri vefa mı? Hiç kuşkusuz öyle. İki ciltlik Doğan Büyük Türkçe Sözlük’ün yazarı, öncümüz, pirimiz, aksakalımız merhum D. Mehmet Doğan ağabeye sormuştum: Abi, sözlüğünde kaç kelime var? diye. 130 bin, diye cevaplamıştı. Kanaatim odur ki, kelime sayısı bakımından dünyanın beşinci büyük dili olan Türkçe Sözlüğümüzden vefa kelimesini çıkarıp atın, geriye laf salatasından başka bir şey kalmayacaktır. Sorunuzda da olduğu gibi, günümüzde en çok aradığımız şey de maalesef vefa. Ama umutsuz olmayalım lütfen; toplumumuzun yarısı vefasız ise en az yarısı da vefalıdır. Yeryüzünde son insan kalana da kadar da vefa ölmeyecek, yaşayacaktır. İnanıyorum ben buna. Çok yaşasın vefalı insanlar. İşte ben de vefalı insanları kaleme almaya çalışanlardanım.
Kitabı okuyanlar sadece biyografi okumuyor, aynı zamanda Anadolu’nun vicdanı ile de karşılaşıyor. Sizce Anadolu hâlâ bu iyilik hikâyelerini üretmeye devam ediyor mu? Kesinlikle ediyor, evet. Anadolu, Trakya, Rumeli. Bizim insanımızda, yok edilemeyen bir iyilik damarı var. Kalbinden çıkan en güçlü damar bu. Büyük şair Cahit Koytak ağabeyim, bayramlaşma telefonu açtığımda, Fahri, ne istiyorum biliyor musun? İstanbul’dan çıkıp hiç ama hiç şehirlere uğramadan, köy köy Anadolu’da konaklamak, sonra İran, sonra Türkistan, Çin, Japonya. Bütün dünyayı dolaşmak, sadece köydeki bozulmamış insanların hikâyelerini, onların hayatını dinlemek istiyorum. Yaş yetmiş beş, geç kaldım biraz. Ah keşke bunu altmışımda düşünebilseydim, demişti. Cahit ağabeye katılmamak mümkün mü? Bir minik soru: İstanbul’un, büyük şehirlerin insanı kötü mü? Kesinlikle hayır. Şehirlerde öne çıkan vahşi Kapitalizm, çıkarcılığın zirveye doğru yol alması. Bence şehir insanı da iyi. İnsanımız iyidir, iyi de kalacak, içine özüne döndüğü sürece.
Sizce iyilikte bulaşıcı mı? Bir insan başka bir insanın hikâyesini okuyarak değişebilir mi? Samimi olarak inanıyorum ben, iyilik elbette bulaşıcıdır. İyilerle oturup kalkarak, iyileri ve iyilikleri dinleyerek, okuyarak, biz de adım adım arınır, bir süre sonra içimizdeki iyi insana ulaşmış oluruz. Hatta Hikâyeci Mukadder Gemici kardeşim, Gördüm Sevdim Yazdım kitabımın Üsküdar’daki değerlendirme toplantısında, ben kitabı okudum, insanlara tavsiyemdir, sorunlar karşısında üzüldüğünüzde bunaldığınızda hayattan soğuduğunuzda bu kitaptan birkaç kişinin hikâyesini okuyun; inanın nefes aldığınızı hissedecek, içiniz açılacak, siz de iyilik yapmaya yöneleceksiniz, bu kitap, okudukça insanı sağaltan bir kitap, demişti.
Portre yazmak isteyen genç yazarlara en önemli tavsiyeniz ne olur? Önce bir ustaya yazdıklarını gösterip yeteneğinin hangi türde olduğunu öğrensinler. Sonra o alanın büyük ustalarını çok titiz şekilde okusunlar. Yutarcasına. Ömür boyu hep iyi, en iyimetinleri okumaya çalışsınlar. Çok kitap okumasınlar. İyi kitapları iyi okusunlar. Özümseyerek. Acele etmesinler. Bir veya iki edebiyat dergisini mutlaka takip etsinler. Edebiyat çevrelerine yakın olsunlar. İyi etkinlikleri takip etsinler. Sadece kitap okumasınlar, bol bol düşünsünler, hayatı dünyayı gidişatı insanı okumaya çalışsınlar. Ben medeniyetimizin ilk emri olan okuyu, kitap kadar hayatı ve insanı okumak olarak anlayanlardanım. Yazarlıkta,insanı ve hayatı okuma çabasından başka nedir ki zaten. Unutmasınlar, sabırla koruk helva olurmuş. Yolları açık olsun.
13 Temmuz 2026 Pazartesi günü 17.00’de TRT Radyo Haber / Kültür Yolu Programı’nda
‘Gördüm Sevdim Yazdım’ Kitabı Üzerine Yazar Fahri Tuna ile
Yapımcı Rukiye Aydın Kambur’un yaptığı söyleşinin metnidir.









KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ