Yaşar Toprak; Toprak Gibi Bereketli ve Mütevazı Dost Fahri Tuna
İnanırım ben, sahiden de. Bir insanın adı kadar soyadından da nasibi olduğuna.
Bizim Yaşar Toprak da öyledir.
Hem çevresindeki herkes iyi yaşasın, sağlıklı huzurlu mutlu olsunlar diye uğraşan bir varsıl hem de toprak gibi bereketli, güler yüzlü, mütevazı adam.
Ayniyle vakidir bu.
Lisede aynı dönemdik. Ancak farklı şubelerdeydik. (O İngilizce biz Almanca sınıfındaydık zira.)
Yiğit mert yere sağlam basan güven veren sosyal bir kişiliği vardı. Sadece dersleriyle değil ülkesinin gidişatıyla da ilgiliydi. MTTB’de de beraberdik. SDMMA’ya da destek verenlerdendi. Aynı yıllarda MTTB Akyazı Şubesi Başkanı olduğunu sonraları öğrenecektim.
Lise sonrası biz mühendislik okumaya gittik, o Arapça okumaya Arabistan’a. Hayal meyal hatırlıyorum.
Aradan yirmi sene geçti geçmedi. 1999 başında, yirmi arkadaş, eşlerimizle beraber umreye gittiğimizde daha iyi gördüm ki, bizim Yaşar kardeşimiz, Arabistan serüvenini, kardeşleriyle beraber bir turizm şirketiyle taçlandırmış, hac-umre işleri yapan orta halli bir organizasyon firmasına dönüştürmüş. Biz de onun firmasıyla gelmişiz meğer. (Eşimle ben son anda Adapazarı İmam-Hatip Lisesi öğretmenlerinden oluşan bir gruba eklemlendiğimiz için, firma tercihi aşamasını bilmiyorduk.)
Yirmi sene aradan sonra yeniden sarmaş dolaş olduk gençlik arkadaşımla. Artık kırklarımızın başındaydık. O artık bir iş adamı olmuştu, bense ilin belediyesinin kültür müdürüydüm. O dakika fırlatıp attık üstümüzden sıfatlarımızı. On yedi yaşında, okulda, Mustafa Karabulut’un estirdiği terör bulutları arasında dolaşmaya başlamıştık bile. Geometride Ali Gezici’nin elinde tahta sopası, boynunu büke büke çok ciddiyetle anlattığı, iç açıların toplamının bilmem kaça bölünmesiyle dik kenarı… dersinden nasıl geçtiğimizi, saçlarımız kulağımıza değdiği anda her sabah merdiven başında Tarihçi Hayati Eşme’nin (öğrencilerin Kel Hayati’si) kulağımızı çekişinden nasıl kurtulduğumuzu, Edebiyat öğretmenimiz Olasılık Mehmet Bozoğlu’nun (öğrencilerin Bozeşşeği) her derste kaç kere olanak ve olasılık dediğini saydığımızı, El-Ezher mezunu Kur’an hocamız Kemal Arif Veli’nin (öğrencilerin Saatçi’si) her derste ücret karşılığı kaç saat tamir ettiğini, Hitabet hocamız Şükrü Şükür’ün (öğrencilerin şakır şukur Şükrü Şükür’ü) derslerini Özcan Balçık’ın nasıl makaraya alıp sabote ettiğini kahkahalar eşliğinde anlatmaya başladık. Mekke’deki otelin lobisi, anlattığımız hocaları tanıyan bazı öğretmen arkadaşların da katılımıyla umre ziyaretinden ziyade bir Hababam Sınıfı izlenen sinema salonuna yahut Zeki-Metin Devekuşu Kabaresi izlenen tiyatro salonuna dönmüştü. Kahkahanın bini bir paraydı artık.
Hepimiz köyden şehre yeni gelmiş, bıyıkları yeni terlemiş köy çocuklarıydık lisedeyken. Mutlu, umutlu, sevinçli. Yıllar içinde hemen hepimiz de iyi kötü bir baltaya sap olmuştuk, çok şükür. Umutlar boşa çıkmamıştı.
Yaşar kardeşimle dostluk tazelemiştik, umrede.
Aradan bir yirmi sene daha geçti. Hatta yirmi beş.
O işlerini daha da büyütmüştü. Artık şehrin tanınmış, sayılı iş adamlarındandı. Altında lüks arabaları, köyünde lüks köşkü vardı. Hakkını yemeden söyleyelim, köşk demek az gelir; bütün Akyazı’yı ayağının altına alan kâşane, bir nevi saraydı yaptırdığı. Dünyada görüp gezdiği binlerce güzel örneği hafızasına kaydeden Yaşar Toprak, oğlu Muhammet’in mimarlığı ile birleştirerek şahane bir iş çıkartmıştı. Başkentte, külliye için muhaliflerin dillerinde doladığı saray, orada değil buradaydı ama siyaset arenası habersizdi bundan.
Arada kardeşleri Mustafa veya Salih, arayıp bilgi veriyorlardı: Abi bugün itibarıyla bir kafilemiz Mekke’ye iki kafilemiz Medine’de uçtu. Yarın da bir kafilemiz Üsküp’e, Cumartesi de iki kafilemiz Saraybosna’ya hareket edecek. Haftaya Özbekistan turumuz da yüzde 90 tamamdır. Aynı dakikalarda İstanbul’daki ofiste de kentsel dönüşüm projeleri uygulamasıyla ilgili hummalı bir çalışma yürütülüyordu. Devam edenler, anlaşılıp bugün yarın başlanacaklar, yeni planlananlar. Bu sırada İsviçre Alplerinde, eşiyle beraber gideceği beş günlük tatilin rezervasyon onayı da gelmişti.
Allah artırsındı. Yaşar Toprak, ziyadesiyle zengindi.
-Ey Fahri Tuna, sen zenginlerden hoşlanmazdın. Ne diye bize ballandıra ballandıra adamın zenginliklerini anlatıyorsun yarım saattir? Yakışıyor mu hiç sana? Dediğinizi duyar gibiyim. Elhak haklısınız. Da, azıcık bekleyin lütfen. Cevap vereceğim.
Kapitalizm zenginlik üzerine bina edilmiştir. Beş büyük aile (beş vampir mi desek acaba) yönetiyor dünyaya bugün. Savaşlar da onların kârlarının artması için çıkarılıyor, silah fabrikaları da yeni madenler için ülkelerin işgali de. Eyvallah, farkındayız. Sosyalizm servet düşmanıdır. Ne sende olacak ne bende der. Emekçiler akıllanana dek Yönetenler sefa sürer sadece. (O işçi sınıfı bir türlü bilinçlenemediğinden yönetenler zevkini çıkarır bütün güzelliklerin.) İslâm ise helalinden kazanmak ve doğruya harcamak kaydıyla hoş görür zenginliği. Getirdiği zekât, fitre, yardım, vakıf kurup yaşatma, alt gelir grubuna sahip çıkma, çalışanlarıyla aynı yemeği yeme gibi uygulamalarla kiri arındırır sermayedeki.
İşte benim dostum Yaşar Toprak, tam da budur.
O Müslüman bir tüccardır. Haftada üç akşam dostlarını toplar konağında. Yediğinden yedirir, içtiğinden ikram eder. (Hizmeti de çocukları ve yeğenleri yapar bizzat.) Bir akşam kurrahâfızlar gelir Kur’an tilavet eylerler, ertesi akşam tasavvuf musikisi konseri verirler,dostlarına. Gelecek hafta yaşayan bütün hocaları ve okul arkadaşları davetlidir, sonraki hafta Yazar Fahri Tuna’nın bir Neşet Ertaş anekdotu anlattığı, İsmail Özmert’in bir Neşet Ertaş türküsü seslendirdiği türkü gecesi vardır. Yaşar Toprak Konağında huzur bereket gönüldaşlıkiklimi hakimdir. Orada artık müftü kaymakam başkan müdür şair yazar değildir kimse. Orada dosttur kardeştir arkadaştır. Bütün statüler, ayağa terlik giyildiği anda, kapının girişindeki portmantoya asılıp bırakılır. Çıkarken yeniden giyilmek üzere.
Kendisine ulaşan hiçbir yardım haberine bigâne kalmaz. Kirasını ödeyemeyen dul kadına da el tutar, elektriği kesilen öğrenci evine de. Bulgaristan Filibe’deki Kadir Gecesi iftarına da destek olur, Gazze’deki biçare insanımıza da.
O hisli bir yürek, duyarlı bir gönül, iman dolu bir kalbe sahiptir. Lebalep İslâm’la, bayrak ve ezan sevgisiyle doludur içi dışı.
Geldiği yeri hiçbir gün unutmamış örnek bir iş adamıdır. Ne bir gram kibir sezilir ne bir santim büyüklük, böbürlenme. Dostça kucaklar dostunu, yedirir içirir ikram eder. Gönlünü ve gözünü doyurur, aynı sıcaklıkla da uğurlar.
Yaptığı iyilikleri hayırları da Allah’tan başka kimsecikler bilmez. Söylemez anlatmaz söylenilmesinden de rahatsız olur. Zira o Allah için verendir. Allah için yaşadığı gibi.
Yaşar Toprak. Çevresini yaşatan adamdır. Zenginliğin yakıştığı adamdır.
Toprak gibi bereketli, hak edene verici, ikram edici insan. Toprak gibi mütevazı üstelik. Gösterişsizce sahiplenici, kucaklayıcı, yaşatıcı.
O bizim bereketli ve mütevazı dostumuz. Bunu bilir bunu söyleriz.


KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ