M. Kemal Aydın, Yeni Sakarya, 26 Eylül 2004

İlk telaffuz edildiğinde kulağa hoş gelen bir cümle bu: “Siyaset ekonomiden elini çeksin”. Hoşluğu, 1980’lerden itibaren, gezegen ölçeğinde bilinçli bir biçimde yürütülen siyaset [siyasetçi] karşıtı neoliberal kampanyanın zihinlerimizde yaptığı tahribat ile ilintili. Nitekim mâhut cümle, bu kampanyanın en etkili silahı olarak, siyasetin [siyasetçinin] kötü olduğu, ekonomiye müdahale edilmez ise sorunların çözüleceği ve işlerin yoluna gireceği imasını taşıyor.

Peki, bu ne kadar doğru? Ekonominin siyasetten bağımsız, tıpkı fizik bilimleri gibi kuralları, yasaları olan evrensel bir disiplin olduğu söylenebilir mi? Belki de şöyle sormalıyız: İnsanların daha mutlu ve müreffeh olması için ekonomi, toplumsal-siyasî iradenin müdahalelerinden arındırılmalı mıdır?

Gelin, ekonominin liberal kapitalist sistem tarafından nasıl yorumlandığını hatırlatarak bu sorunun cevabını vermeye çalışalım.

***

Kapitalizm, bilindiği gibi, sermaye birikimini en önemli amaç haline getirerek, ekonomiyi “maddî ve simgesel olarak” topluma egemen kılan yapılar bütünü. Sermaye birikimine atfettiği önemin kavranabilmesi için, kapitalizmi, daha önceki dönemin ekonomi anlayışından [bu anlayış, geleneksel ya da ahlakî ekonomi olarak isimlendirilmektedir] farklılaştıran temel özelliğin altının çizilmesi gerekiyor.

Kapitalizm öncesi dönemin ekonomi anlayışı toplumun ihtiyaçlarını karşılayan malların üretilmesini amaçlamaktadır. Üretim, mübadele amacından çok, kullanım amacına yönelik olarak yapılmaktadır. Şöyle de söylenebilir: Üretimin amacı, sermaye birikimi sağlamak değil, toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamaktır. Dolayısıyla toplumsal ihtiyaçların [taleplerin] telaffuz edildiği alan olarak tanımlanan siyaset, ekonominin işleyişine hâkimdir.

Buna mukabil, piyasa merkezli kapitalizm, “sermayenin sonsuz birikimini ekonominin temel amacı haline getirmiştir”. Mevcut ihtiyaçların karşılanması, yaratılan ihtiyaçların topluma empoze edilmesi ve tekrar karşılanması sadece bir tek amaca hizmet etmektedir: sermayenin sonu gelmez birikimi. Birikimi mümkün kılan dinamik ise, sermayenin, sürekli yoğunlaşarak yatırıma dönüşmesidir.

Ekonominin bu kapitalist yorumunun topluma egemen olması ile birlikte, siyasî faaliyet tarihsel süreç içinde işlevsizleşmiştir. Artık mühim olan, sermaye birikim sürecinin ihtiyaç duyduğu zemini [koşulları] oluşturmaktır. Bu koşulların oluşması için de toplum ve toplumsal ihtiyaçların [taleplerin] ifade edilmesini mümkün kılan siyaset, ekonominin “evrensel ve tartışılmaz” yasalarına [kurallarına] tâbi olmalıdır.

Amaç, pre-kapitalist döneme mahsus olan siyaset-ekonomi ilişkisini tersine çevirmektir. Özü itibariyle “kötü” olan siyasetin [siyasetçinin] ekonomi üzerindeki tahakkümünü ortadan kaldırmaktır. Bu bakış açısının, son kertede nasıl ifade edildiğini zaten biliyoruz: “Siyaset ekonomiden elini çeksin”.

O hâlde, şu sorunun cevaplandırılması gerekmiyor mu? Siyasetin ekonomiden elini çekmesi daha doğrusu toplumsal ihtiyaçların [taleplerin] somutluk kazandığı alanın daraltılarak işlevsizliğe mahkûm edilmesi kimlerin işine yaramaktadır?

Bunu anlamak o kadar zor değil. Bir ekonomi-politik sistem olarak kapitalizm, üretim faaliyetinin gerçekleştirilmesini sağlayan araçların, aletlerin, yapıların, girdilerin yâni sermayenin belli kimselere [müteşebbislere] aktarılmasını ve başta insan emeği olmak üzere akla gelebilecek her şeyin metalaştırılmasını gerekli kılıyor. Bu süreç, bir müddet sonra, kaçınılmaz olarak, toplumun önemli bir bölümünün mülksüzleşmesi sonucunu doğuruyor. Ve böylece toplum kutuplaşıyor. Bir tarafta üretim araçlarına sahip olan azınlık. Diğer tarafta hayatını idame ettirebilmek için emeğini satmak yâni üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranların ya-nında çalışmak zorunda kalan çoğunluk.

Daha açık ifade edelim: Mülkiyetin belli bir azınlığın elinde toplanması ile çoğunluk mülksüzleşerek emeğini mülk sahiplerine kiralamak zorunda kalmaktadır. Öte yandan mülk sahipliği statüsünün sürdürülebilmesi için, emekçinin aldığı ücrete tekabül eden değerden daha fazla değer üretmesi gerekmektedir. Bir başka ifade ile emekçi tarafından üretilen değerin önemli bir bölümü mülk sahibine verilmek zorundadır.

O hâlde şunu söyleyebilir miyiz? “Mülkiyet geliri, mülksüzler tarafından üretilen değerin önemli bir bölümüne el konularak sağlanmaktadır.” Hatırlatmaya gerek var mı? Siyaset, mağdur olanların bu işleyişe itiraz edebileceği alandır.

Sanırım yeniden düşünmeliyiz: “Siyaset ekonomiden elini çeksin” mi?