Milliyetçilik…
Bu kelime, uzun yıllardır ya daraltılarak ya da kasıtlı biçimde çarpıtılarak tartışılıyor.
Kimi zaman bir üstünlük iddiasına indirgeniyor, kimi zaman ise tamamen itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor.
Oysa mesele ne bu kadar sığ, ne de bu kadar basittir.
Bugün açıkça ifade etmek gerekir;
Irksal milliyetçilik bu topraklara ait değildir.
Bu anlayış, insanı doğuştan gelen özellikleri üzerinden sınıflandıran, ayrıştıran ve nihayetinde toplumsal barışı dinamitleyen bir yaklaşımdır.
Anadolu’nun ruhunda ise ayrım değil, terkip vardır. Bu coğrafya; farklı köklerin, farklı renklerin, farklı seslerin ortak bir kültürde yoğrulduğu büyük bir medeniyet havzasıdır.
İşte bu yüzden bizim ihtiyacımız olan şey; ırk temelli değil, kültür temelli bir milliyetçiliktir.
Kültür milliyetçiliği; bir milleti ayakta tutan değerleri, dili, tarihi, inancı, sanatı ve ortak hafızayı esas alır.
İnsanları kökenine göre değil, aidiyetine göre tanımlar.
“Kimden geldiğin” değil, “neye ait olduğun” önemlidir.
Bu yaklaşım birleştirir, güçlendirir ve geleceğe taşır.
Bugünün dünyasında devletler artık sadece askeri ya da ekonomik güçle ayakta kalmıyor.
Kültürel derinliği olmayan toplumlar, eninde sonunda başka kültürlerin etkisi altına giriyor. Küreselleşme adı altında yürütülen süreç, aslında güçlü kültürlerin zayıf olanları dönüştürmesinden başka bir şey değildir.
Eğer kendi kültürünü koruyamazsan, başkasının kültürüne teslim olursun.
Türkiye’nin bugün yaşadığı en büyük sorunlardan biri de tam olarak budur;
Kültürel erozyon…
Genç nesiller, kendi tarihinden ve değerlerinden koparılarak, küresel popüler kültürün tüketici unsurları haline getiriliyor.
Dil yozlaşıyor, sanat sığlaşıyor, düşünce derinliğini kaybediyor.
Böyle bir ortamda ırk temelli tartışmalar açmak, aslında asıl meseleyi perdelemekten başka bir işe yaramaz.
Çünkü mesele “kim olduğumuz” değil, “neye dönüştüğümüzdür.”
Kültür milliyetçiliği, bu dönüşüme karşı bir duruş ortaya koyar.
Kendi değerlerini bilen, onları geliştiren ve geleceğe taşıyan bir toplum inşa etmeyi hedefler.
Bu anlayışta ne ötekileştirme vardır ne de dışlama.
Tam aksine, ortak paydada buluşma ve birlikte yükselme iradesi vardır.
Siyasetin de artık bu gerçeği görmesi gerekiyor.
Toplumu ayrıştıran, kutuplaştıran, köken üzerinden siyaset yapan dil; kısa vadede oy getirebilir ama uzun vadede ülkeye zarar verir.
Oysa kültür milliyetçiliği; eğitimden sanata, şehirleşmeden ekonomiye kadar geniş bir vizyonsunar.
Yerli üretimi desteklerken, evrensel kaliteyi hedefler.
Geçmişe sahip çıkarken, geleceği inşa eder.
Kısacası; kökleri sağlam, ufku açık bir anlayıştır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; hamaset değil, derinliktir. Slogan değil, stratejidir.
Ayrım değil, bütünlüktür.
Ve bu bütünlüğün adı da açıktır;
Kültür Milliyetçiliği.
Selam ve Dua İle
Ne Zaman İnsan Oluruz
“Hadimizi Bildiğimizde”
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ