Uluslararası ilişkilerde bazı kavramlar vardır; cilalıdır, parlatılmıştır, ama içi boşaltılmıştır.

“Müttefiklik” işte tam olarak böyle bir kelime…

Kâğıt üzerinde dostluk…

Sahada ise çıkar savaşı.

Ve artık bunu görmemek, sadece saflık değil; bilinçli bir körlüktür.

Son yirmi yıla bakalım.

Önce Irak…

Türkiye’nin en önemli ticaret damarlarından biri.

Bir savaşla yerle bir edildi.

Sadece bir ülke çökmedi; ticaret çöktü, dengeler çöktü.

Ve milyonlarca insan yerinden edilerek Türkiye’nin kapısına bırakıldı.

Bu bir tesadüf müydü?

Ardından Suriye…

Sınır şehirlerimizin can damarı, esnafın umudu, ihracatçının nefesi…

İç savaşla paramparça edildi.

Türkiye ne kazandı?

Ne ticaret kaldı, ne denge…

Sadece milyarlarca dolarlık yük ve kontrolsüz göç.

Şimdi sırada İran var,

Yaptırımlar…

Baskılar…

Kuşatma…

Sözde hedef İran.

Ama gerçek hedef kim?

İran’la ticaret yapan Türkiye değil mi?

Her yaptırım, Türkiye’nin elini kolunu bağlayan yeni bir zincir değil mi?

Yetmedi…

Türkiye’nin yükselen ticari ortağı Çin…

Ona da mesafe koy deniyor.

Baskılar, yaptırımlar, küresel düzenlemeler…

Bir yandan “stratejik ortaklık” masalları,

Diğer yandan ticaret yollarına döşenen görünmez mayınlar…

Şimdi açık konuşalım;

Irak yok…

Suriye yok…

İran nefessiz…

Çin’le mesafeni aç diyorlar…

Peki Türkiye ne yapsın?

Bu tabloya hâlâ “müttefiklik” diyen varsa, ya gerçeği görmüyordur ya da görmek istemiyordur.

Çünkü gerçek şu;

Eğer birileri sizin ticaret yaptığınız coğrafyaları tek tek istikrarsızlaştırıyorsa,

Eğer alternatiflerinizi sistemli şekilde kesiyorsa,

Bu artık diplomasi değil…

Bu, adı konmamış bir savaştır.

Tankla değil…

Topla değil…

Ekonomiyle, ticaretle, göçle yapılan bir savaş…

Ve bu savaşın adı nettir;

Ekonomik kuşatma.

Bugün sınırda asker yok belki…

Ama ticaret yollarında barikat var.

Pazarların üzerinde görünmez ambargolar var.

Ve Türkiye’nin nefes aldığı alanlar daraltılıyor.

Artık şu gerçekle yüzleşmek zorundayız:

Dostluk, açıklamalarla değil sonuçlarla ölçülür.

Sonuç zarar ise, adı “müttefiklik” olsa ne olur?

Bu oyunda ayakta kalmanın tek yolu;

tek kutba bağlı kalmak değil, çok yönlü, bağımsız ve sert bir ekonomik duruş sergilemektir.

Aksi halde sadece izleriz…

Kaybederiz…

Ve adına da “kader” deriz.

Hayır!

Bu kader değil…

Bu, geç fark edilen bir kuşatmadır.

Ve asıl soru şudur?

Türkiye bu kuşatmayı ne zaman tam anlamıyla fark edecek?

Yoksa farkında mı?

Selam ve Dua İle

Ne Zaman İnsan Oluruz?

“Gerçekleri, bize anlatıldığı gibi değil; olduğu gibi gördüğümüzde…”