Geçenlerde sosyal medyada Japonya’daki bir kitapçıya dair kısa bir video önüme düştü. Dükkân, satılan her kitabın kapağını özenle seçilmiş şık bir kraft kağıdıyla kaplıyor. İlk bakışta sadece estetik bir kaygı, kitap yıpranmasın hatta kağıt israfı (ki benim aklıma ilk o gelmişti) düşüncesi gibi gelebilir. Ancak bu zarif hareketin altında yatan asıl mesele bambaşka: sosyal mahremiyet. Bugün mahremiyet denilince akla ilk gelen şey dört duvar arası ya da kişisel veriler oluyor. Oysa bir insanın kişiliği hakkında en sahici ipuçlarını veren detaylar; dinlediği müzikler, okuduğu veya okumakta olduğu kitaplar, defalarca izlediği filmler ve hatta evinin çöpüdür. Bunlar, yaşamımıza dair en ham verilerdir. Bu bilgiler hem özeldir hem de ham olduğundan işlemesi, bir taraflara çekiştirilmesi en kolay verilerdir. Ve garip bir şekilde en çok bunları teşhir etmeye veya başkasındakini kurcalamaya meyilliyiz. Burada kastettiğim, "Amanın kimse ne okuduğumu görmesin, ne dinlediğimi duymasın bu çok ayıp" gibi bir gizemcilik değil. Elbette sevdiğimiz bir eseri paylaşmak, üzerine konuşmak kıymetli ve zevklidir. Mesele, insanların bir başkasının ne okuduğunu sormadan veya inatla sorarak öğrenme inadı, birinin çalma listesine izinsizce göz atma fütursuzluğudur. Çünkü birinin elindeki kitabın kapağına bakmak sadece bir mahremiyet ihlali değil, aynı zamanda o kişiyi dar bir kalıba hapsetmektir. Şucu veya bucu olmaya, insanları paketleyip raflara dizmeye pek meraklı bir toplum olduğumuzdan, bir şeyi sadece entelektüel merakla, bilgi edinmek için okuyabileceğimiz ihtimali kimsenin aklına gelmiyor. Kitap kapağında belli bir ideolojiyi temsil eden bir figür mü var? Hayırlı olsun, artık o ideolojinin neferi, hatta fedaisi ilan edildiniz bile. Geçenlerde bir arkadaşımın başına gelen trajikomik olay bu durumun en somut örneği. Arkadaşım halk otobüsünde bir biyografi kitabı okurken, kapaktaki tarihi figürü gören bir ihtiyarın sataşmasıyla, sırf o figürün siyasi kimliği yüzünden kavga etmek zorunda kaldı. Oysa o kitap, o an arkadaşımın zihinsel dünyasının bir parçasıydı, dışarıya açılmış bir siyasi beyanname değildi. Aynı durum kulaklıklarımızdan sızan sesler için de geçerli. Hepimizin çalma listesinde duyulmasından endişe duyduğumuz utandığımız şarkılar vardır. Birinin çalma listesini karıştırmak, o kişinin günlüğünü izinsiz okumaktan farksızdır. Modern dünya bizi bedava reklam aracı olarak her şeyimizi sergilemeye, her anımızı bir vitrine dönüştürmeye alıştırırken; Japonya’daki o kitapçının kraft kağıdı bize çok temel bir gerçeği hatırlatıyor: Çünkü bir insanın gerçekliği, sadece göründüğü kadarıyla sınırlı değildir. Hatta dürüst olmak gerekirse; birinin bilerek, isteyerek ve tasarlayarak dünyaya sergilediği o parlak vitrin ile kendi içindeki asıl insan arasında genelde pek bir alaka da yoktur ya. Ama bu, bambaşka bir yazının konusu...
Atalay Pekçetin
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ