​Kalabalık bir caddede kaldırımda yürüyorsunuz, bir anda sıcak hava ve ağır bir yağ kokusu bulutuna giriyorsunuz. Birkaç adım sonra o buluttan çıkıyorsunuz, derken tekrar… Çünkü cadde boyunca adeta bir örüntü gibi sıralanmış dönerciler var. Bir caddede dönerci olması çok tabii, asıl sorun dönerin neredeyse sokağın ortasında pişmesi. Kapı eşiğinde kesilen döner, sokağın tozu ve kiriyle karışan bir ısı bulutu… Yürüyüşümüz, her on beşadımda bir bu koku bariyerleriyle kesintiye uğruyor.

​Dönere asla lafım yok, o, mutfağımızın en nefasetli, en kıdemli üyelerinden biri. Ancak bu eşsiz lezzet, bugün sokağın egzoz dumanıyla iç içe geçmiş bir "kapı eşiği" mahkumiyetine çarptırılmış durumda. Fi tarihinde ustalar içeride ateş başında yanmasın diye başlatılan o uygulamayı, bugün sokağın tüm kiri içerisinde devam ettirmenin hiçbir lüzumu yok. Ortak yaşam alanı olan sokak, mutfağın kontrolsüz, rahatsız edici bir uzantısı değildir.

​İşin bir de sosyal boyutu mevcut. Ekonomik durumu olmayan, alamayan, canı çekip sadece karşıdan bakmak zorunda kalan insanlar var. O koku herkes için aynı yayılıyor ama herkes için aynı anlama gelmiyor. Sokakta yürürken sürekli karşımıza çıkan et, bazıları için ulaşılabilir bir lezzet değil, sadece seyredilen bir ihtimale dönüşüyor. Ortak alanlarda sergilenen bu iştah, ortak bir refahın değil, ortak bir eksikliğin altını çiziyor. Tavuk döner de bu durumun doğurduğu arzın talebidir. Gerçek döner yalnızca kırmızı etten yapılabilir.

​Bu yazıyı şu temennilerle bitiriyorum : Döner görüntü ve koku kirliliği yapmadan herkesin ulaşabileceği bir lezzet olsun. Bu lezzetin kokusu bize sokağın kaosunu, kirini değil, kendi gerçek nefasetini hatırlatsın. Döner dönsün ama yerini bilsin, sokağın tozunda savrulan bir koku bulutu değil, tertemiz mutfakların baş tacı olsun.

Döner, burnumuza çarparak değil, damağımızda kalarak yaşasın.

Atalay Pekçetin

Kaynak: Yeni Sakarya gazetesi