Frankfurt Aynası: Rozetle Aklanmak mı, Sandıkla Hesap Vermek mi?
Türkiye’de belediye başkanlarının PARTİ DEĞİŞTİRMESİ artık sıradan bir siyasi haber gibi sunuluyor. Oysa bu sıradanlık, başlı başına büyük bir AHLAKİ FELAKETTİR.
Çünkü mesele yalnızca bir siyasetçinin parti tercihini değiştirmesi değildir.
Mesele, HALKIN VERDİĞİ YETKİNİN, HALKIN RIZASI ALINMADAN başka bir siyasi merkeze taşınmasıdır.
Bir BELEDİYE BAŞKANI, seçmenin oyunu cebine koyup İSTEDİĞİ PARTİYE GÖTÜREMEZ. O OY/REY ŞAHSİ MÜLK değildir. O MAKAM KARİYER BASAMAĞI değildir. O KOLTUK, pazarlık masasına konulacak bir GANİMET hiç değildir.
İşte tam bu noktada Frankfurt örneği Türkiye siyasetinin yüzüne tutulmuş sert bir ayna gibidir. 2022 yılında Almanya’nın finans merkezi Frankfurt’ta Belediye Başkanı Peter Feldmann, yolsuzluk davası ve AWO adlı yardım kuruluşuyla ilişkili iddialar nedeniyle ağır bir siyasi krizle karşı karşıya kaldı. Savcılık, Feldmann’ın o dönemki eşinin/partnerinin AWO’ya bağlı bir kreşte yüksek maaşlı bir pozisyona getirildiğini ve AWO’nun Feldmann’ın 2018 seçim kampanyasına destek verdiğini ileri sürdü; Feldmann ise suçlamaları reddetti.
Fakat Frankfurt’ta yaşanan asıl önemli şey iddianın kendisi değil, sistemin verdiği cevaptı. FRANKFURT HALKI SANDIĞA GİTTİ ve belediye başkanını GÖREVDEN ALDI. Resmî verilere göre referandumda oy kullananların yüzde 95,1’i Feldmann’ın görevden alınması yönünde oy verdi; 201 bin 825 “evet” oyuyla gerekli yüzde 30’luk seçmen eşiği de aşıldı. 6 Kasım 2022’de Frankfurt seçmenlerinin, yolsuzluk davası sürerken Feldmann’ı geri çağırma oylamasıyla görevden aldı.
İşte demokrasi dediğin budur.
Demokrasi yalnızca beş yılda bir oy vermek değildir. DEMOKRASİ, SEÇMENİN kandırıldığını, temsil yetkisinin kötüye kullanıldığını veya kamu vicdanının yaralandığını düşündüğü anda HESAP SORABİLMESİDİR. Demokrasi, rozetin hukuktan güçlü olmadığı düzendir. Demokrasi, belediye başkanının “ben seçildim, artık bana dokunamazsınız” DİYEMEDİĞİ rejimdir.
Frankfurt’ta belediye başkanı iktidar partisine sığınıp dosyaların gölgesinden kurtulmaya çalışmadı. Ya da daha doğrusu, sistem buna izin vermedi. Halkın önüne sandık konuldu. Seçmen konuştu. Ve belediye başkanı gitti.
Türkiye’de ise aynı ahlaki mesele karşısında bambaşka bir tablo görüyoruz.
CHP’den seçilen bazı belediye başkanlarının AK Parti’ye geçmesi, seçmen iradesi meselesini yeniden Türkiye’nin önüne koydu. Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal ve Dinar Belediye Başkanı Veysel Topçu’nun CHP’den ayrılıp AK Parti’ye katıldığı, rozetlerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından takıldığı bildirildi. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden bu yana CHP’den seçilen 16 belediye başkanı AK Parti’ye geçti.
Bu tabloyu yalnızca “siyasi tercih değişikliği” diye açıklamak (hangi partiden geçişler olursa olsun), seçmenin aklıyla alay etmektir.
Bir belediye başkanı CHP amblemiyle(veya bir başka parti) seçilmişse, seçmen ona CHP’li belediye başkanı olarak yetki vermiştir. O kişi sonra çıkıp “Ben artık AK Parti’deyim (veya CHP ya da bir başka parti)” diyebilir. Buna hukuken alan bulabilir. Fakat ahlaken yapması gereken şey bellidir: İSTİFA EDER, HALKIN KARŞISINA YENİDEN ÇIKAR, “Ben artık bu siyasi çizgideyim, bana yeniden yetki veriyor musunuz?” diye sorar.
Frankfurt’ta seçmene bu hak tanındı. Türkiye’de ise SEÇMENİN YERİNE ROZET konuşuyor. İşte asıl AHLAKİ UÇURUM burada başlıyor.
Frankfurt’ta belediye başkanı hakkındaki iddialar kamu vicdanını yaralayınca SANDIK devreye girdi. TÜRKİYE’DE ise benzer ahlaki krizlerde çoğu zaman PARTİ GENEL MERKEZLERİ, ROZET TÖRENLERİ, SİYASİ PAZARLIK İDDİALARI ve “hizmet için geldim” cümleleri devreye giriyor.
FRANKFURT’TA soru şuydu: “Bu belediye başkanı artık kamu güvenini taşıyabilir mi?” Türkiye’de ise soru şuna dönüşüyor: “Bu belediye başkanı hangi partiye geçerse korunur, hangi partiye geçerse güç kazanır?”
Bu soru bile başlı başına bir ÇÜRÜME göstergesidir.
Elbette her iddia suç değildir. Elbette herkes için masumiyet karinesi geçerlidir. Hiç kimse mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Fakat siyaset yalnızca ceza hukuku değildir. SİYASET aynı zamanda AHLAKTIR, TUTARLILIKTIR, seçmene SADAKATTİR, kamu vicdanına HESAP VEREBİLME CESARETİDİR.
Bir belediye başkanı hakkında ciddi İDDİALER varsa, o kişi iktidar partisinin ROZETİNİ takınca bu iddialar ORTADAN KALKMAZ. Tam tersine, toplum şu soruyu daha yüksek sesle sormaya başlar: “Bu rozet siyasi tercih mi, yoksa korunma zırhı mı?”
Bu soruyu sormak demokrasi düşmanlığı değildir. Bu soruyu sormak, demokrasinin NAMUSUNU savunmaktır.
Çünkü bir ülkede SİYASİ SADAKAT, HUKUKİ DENETİMDEN DAHA GÜÇLÜ görünmeye başlamışsa; o ülkede adalet yalnız mahkeme salonlarında değil, kamu vicdanında da çökmeye başlar. Bir ülkede MUHALEFETTEYKEN dosyalar konuşuluyor, İKTİDARA geçince dosyalar SUSUYORMUŞ gibi bir ALGI doğuyorsa; o ülkede sorun yalnızca yargı sorunu değildir. Bu, REJİM SORUNUDUR. Bu, AHLAK SORUNUDUR. Bu, DEVLET FİKRİNİN ÇÜRÜMESİDİR.
Frankfurt örneği bize şunu gösteriyor: “Gerçek demokrasilerde seçilmiş olmak, hesap vermemek anlamına gelmez. Seçilmiş kişi de düşebilir. Seçilmiş kişi de görevden alınabilir. Seçilmiş kişi de seçmenin önüne yeniden çıkarılabilir.” Çünkü halk iradesi yalnızca iktidar üretmez; gerektiğinde iktidarı geri de alır.
Türkiye’de ise halkın verdiği irade, kimi zaman belediye başkanlarının kişisel kariyer planına, parti genel merkezlerinin güç hesabına ve iktidar blokunun alan genişletme stratejisine malzeme ediliyor. Bu kabul edilemez. “Hizmet için geçtim” cümlesi artık siyasetin en ucuz bahanesine dönüşmüştür. Herkes hizmet etmek istediğini söyler. Hiçbir siyasetçi “Ben çıkar için geçtim, korunmak için geçtim, iktidara yakın olmak için geçtim” demez.
Ama siyasetçinin niyeti yalnız kendi beyanıyla ölçülmez. Geçmiş sözleriyle, seçmene verdiği vaatle, hakkında konuşulan iddialarla, geçiş zamanlamasıyla ve kamu vicdanında bıraktığı izlenimle ölçülür. Dün karşı çıktığı iktidarın bugün rozetini takan kişi, yalnızca parti değiştirmiş olmaz. Kendi geçmiş sözleriyle de hesaplaşmak zorunda kalır. Dün “yanlış” dediğine bugün “doğru” diyorsa, bunun adını koymak gerekir.
Bu siyasi olgunlaşma değildir. Bu ahlaki savrulmadır. Dün seçmenden bir siyasi kimlikle oy alıp bugün başka bir siyasi kimliğin hanesine yazılan belediye başkanı, seçmen iradesini temsil etmiyor; onu taşıyor, dönüştürüyor, hatta gasp ediyor demektir.
Frankfurt’ta seçmene “Ne diyorsun?” diye soruldu. Türkiye’de de sorulması gereken budur.
Bir belediye başkanı seçildiği partiden ayrılıp başka partiye geçiyorsa, otomatik olarak görevden düşmeli veya en azından halkın önüne yeniden çıkmalıdır. Çünkü temsil yetkisi kişiye verilmiş olsa bile, o yetkinin siyasi anlamı partiden, programdan, vaatlerden ve seçmenin beklentisinden bağımsız değildir.
Seçmen CHP’ye oy verdiyse, o oy AK Parti hanesine yazılamaz. Seçmen AK Parti’ye oy verdiyse, o oy CHP hanesine yazılamaz. Seçmen herhangi bir partiye oy verdiyse, o oy belediye başkanının kişisel bavuluna konulup başka partiye taşınamaz.
Frankfurt’un dersi budur: Seçmenin verdiği yetki, seçmenin denetimi olmadan başka yere devredilemez.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey ROZET törenleri değil, HESAP törenleridir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, iktidar kürsüsünde alkışlanan TIRANSFERLER değil; halkın karşısında terleyen siyasetçilerdir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, dosyaların gölgesinde parti değiştiren figürler değil; hakkındaki iddiayı MAHKEMEDE, belediye MECLİSİNDE, MEYDANDA ve seçmenin gözünün içine bakarak açıklayabilen yöneticilerdir.
Frankfurt’ta sandık bir süs değildi. Sandık, halkın elindeki ahlaki tokattı. Türkiye’de de sandık yalnızca iktidarı seçen bir mekanizma olmaktan çıkmalı; ihanete uğrayan seçmen iradesini geri alan bir mekanizmaya dönüşmelidir. Çünkü bir ülkede ROZET, SANDIKTAN GÜÇLÜ hale gelmişse; orada demokrasi şeklen vardır ama ruhen yaralıdır.
Bir ülkede parti değiştiren belediye başkanı SEÇMENE değil de PARTİ LİDERİNE hesap veriyorsa; orada temsil krizi başlamıştır. Bir ülkede YOLSUZLUK İDDİALARI KARŞISINDA “halk değil, siyasi merkezler karar veriyorsa; orada hukuk devleti değil, sadakat devleti büyür.”
Frankfurt bize şunu gösterdi: Demokrasi, gerektiğinde belediye başkanını koltuğundan indirebilen halkın rejimidir. Türkiye ise hâlâ şu sorunun cevabını arıyor:
Seçmenin oyuyla gelenler, seçmenin izni olmadan kimin rozetini takabilir?
Cevap açık olmalıdır: Hiç kimsenin. Çünkü halkın verdiği yetki, rozet törenlerinde yeniden dağıtılacak bir ganimet değildir. Ve bir ülkede siyasetçi halktan aldığı emaneti başka bir partiye taşırken halka hesap vermiyorsa, orada yalnızca bir belediye başkanı değil, demokrasinin ahlakı da yer değiştirir. (G.Dihkan)