Entelektüel arayışını önemsediğim bir arkadaştan, birkaç hafta önce, elektronik mektup [e-mail] geldi. Zarftan, dijital çağ şartlarında bayağı uzun sayılabilecek bir yazı çıktı. Öyle bir yazı ki, edebiyatla haşır neşir bir kalemden çıktığı ayan beyan ortada. İmla kurallarına saygılı, dahası, ifade bozuklukları ile mâlul değil.
Yazıda, Yeni Sakarya’da yayımlanan bazı yazılarım ele alınmış. Kurgusu son derece nazik fakat vurucu, “ben böyle düşünmemiştim yahu” dedirten cinsten eleştiriler yapılmış. Mâlum, insan kimi zaman, eleştirilerden beslenip farklı akıl yürütmelere ve dolayısıyla eskinin türevi yeni yazılara yelken açabiliyor. Şu an okuduğunuz yazı, tam da böyle bir yazı.
***
Arkadaşımız, “Seküler Muhit ve ‘Mahalle Baskısı’” başlıklı yazıdaki (Yeni Sakarya, 21 Ağustos 2026) bir cümleme atıf yaparak, Şerif Mardin’in 2007 senesinde ortaya koyduğu iddianın, 2010’ların başından itibaren gerçekleştiğini söylüyor. O yazıda ben, Ruşen Çakır’a verdiği mülakatta yaptığı değerlendirmelerden harekete ederek, “Şerif Mardin, İslami hassasiyetlerin beslediği mahalle kültürünün AK Parti’yi etkisizleştirecek kadar güçlü bir baskı aracına dönüşebileceğini iddia ediyor” demişim. “Bu bir iddia değil” diyor, adı bende saklı arkadaşımız, koşullar olgunlaştığında “karşılığını bulmuş bir gerçeklik”. Devamında, Şerif Mardin’in iddiasını FETÖ ile ilişkilendiriyor. “AK Parti” diyor, “İslami hassasiyetlerin beslediği o mahalleden çok büyük bir tokat yemedi mi?”
Ben öyle bakmamıştım. Aslında doğru.
***
Akreditasyonu [siyasi ve sosyal meşruiyeti] yüksek bir yapı olarak bir döneme damga vurmuş olan FETÖ, 12 Eylül Darbesi kaynaklı alacakaranlık ortamından da istifade ederek, “İslami hassasiyetlerin beslediği mahalle kültürü sâyesinde” günbegün palazlanır. 28 Şubat alacakaranlığında, “derin” iktidarın bileşenlerinden biri hâline gelir. Bu durum AK Parti Döneminde ivmelenmiş olarak devam eder. 2000’lerin ikinci çeyreğinden itibaren, Tayyib Erdoğan başta olmak üzere, iktidar partisi mensupların kahir ekseriyeti, söz konusu yapıyı “memlekete ve millete hizmet eden dini bir cemaat” olarak tanımlamaktadır. Şunu söyle-mek mümkün. AK Parti, o dönemin FETÖ’sünü, iktidar nimetlerinin bir kısmını paylaşacak kadar çok sevmiştir.
Mâlum, 2000’lerin sonuna gelindiğinde bu ilişki çatırdamaya başlar. AK Parti tarafı, söz konusu yapının tasavvur edildiği gibi olmadığını anlama imkânı bulur. Mayıs 2010’da vuku bulan Mavi Marmara Hâdisesi, taraflar arasında yaşanacak sıcak çatışmanın ilk işaret fişeğidir. Hâdiseyi hatırlatalım. İsrail askerleri, “Rotamız Filistin, Yükümüz Özgürlük” sloganı ile Gazze’ye insani yardım götüren gemilere silahlı baskın düzenler ve 10 insanı öldürür. O gemilerden biri de Mavi Marmara’dır. Tuhaf olan şu ki, FETÖ elebaşı, İsrail askerlerinin yaptığı zorbalığı [katliamı] meşrulaştırmaya dönük bir beyanda bulunur. Doğal olarak çarşı pazar karışır. Bir müddet sonra Erdoğan Hükümeti ile FETÖ arasında sıcak çatışma başlar. Önce MİT krizi (7 Şubat 2012), sonra dershane krizi (Kasım 2013). Devamında, 17-25 Aralık 2013 ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimleri.
Şunu demeye çalışıyorum. “Alnı secdeye değen insanların, memlekete ve millete hizmet etmek için” bir araya gelmeleri ile oluşan “cemaat”, bir müddet sonra kanlı bir terör örgütüne dönüştü. Ne mâlum? Belki ilk günden, istihbarat ve terör örgütü olarak kurgulanmıştı. Mâlum olan şu: Söz konusu yapı, İslami hassasiyetlerin beslediği mahalle kültürü içinde güçlendi, palazlandı; aynı hassasiyetler münasebetiyle kendine müsamaha gösterenlere başkaldırdı.
Evet, elektronik postadan gelen bir ikazı dikkate alarak daha önce yaptığımız bir değerlendirmeyi güncelledik ya da bir yazının eksik kalmış kısmını tamamladık. Fakat hâlâ şüpheliyim. Şerif Mardin, o lafları ederken, bütün bu yaşananları öngörmüş müdür?
***
Yazıyı bitirmeden şunu mutlaka söylemem lâzım. Çok şükür ki, mütedeyyin [muhafazakâr] muhitte ikâmet ediyor olmakla birlikte, FETÖ’nün, başından beri gerçekte ne olduğunu, kime [neye] hizmet ettiğini bilen ya da hisseden insanlar yok değil. Ne mutlu bana, o güzel insanlardan biri ile yakın temasım oldu.
Rahmetli Ömer İnan [iktisat profesörü] Hocadan bahsediyorum. Onunla ilişkimiz 1990’ların ilk çeyreğinde başladı. O dönem ben, mütedeyyin muhitin caddelerini, sokaklarını çok fazla bilmezdim. Şimdi de bildiğim söyle-nemez ya! Nurculuk, Nakşibendilik, İskenderpaşa, İsmailağa, Milli Görüş... Ömer İnan anlatırdı, ben pürdikkat dinlerdim.
Fethullah Gülen bahsi geçtiğinde, Ömer Hocanın söylediği şeyler hâ-lâ hatırımdadır. 1990’ların başları, aradan 30 küsur sene geçmiş. Hocanın cümlelerini tırnak içinde bire bir vermem mümkün değil. Fakat anladığım şekilde ve kendi lisanıma tercüme ederek aktarabilirim. Mâlum zat, ağlama makamına mevzilenmiş yâni sabahtan akşama ağlayan ve ağlayarak bu milletin canına okuyan bir hayırsızdır.
Dikkatinizi çekerim. Bu tasvir, mâlum şahsiyetin “hocaefendi” olarak etiketlendiği ve büyük bir saygı gördüğü konjonktürde yapılmıştır.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ