Son yıllarda günlük dilde hızla yaygınlaşan duayen diye bir kavramımız var. Sözlükler, duayen kelimesini, bir meslekte ya da sanatta en uzun süreyi geçirmiş, bilgi ve tecrübesiyle herkesin saygısını kazanmış kıdemli kişi, olarak açıklıyor. Eyvallah.

Soru şu: Adapazarı basınının, - diğer bir ifade ile - Sakarya Basınının duayenleri kimlerdir? Bu soruyu şehrin ilk ofset gazetesi Sakarya’nın dört kurucusundan birisi olan, -artık kendisinede duayen diyebileceğimiz- 73 yaşındaki gazeteci yazar Yusuf Cinal ustama sordum. İşte verdiği cevap: ‘Kuşak sırasına göre, Hasan Uyar, Niyazi Güdüloğlu, Abdullah Çelik, Zekai Erdal, Necdet Güngörsün, Hüseyin Komite. Yaşayanlardan da Zeki Aydıntepe ve Cevdet Güngör’ü eklemek lâzım.’

Rahmetli olan isimlerden Hasan Uyar, Abdullah Çelik ve Hüseyin Komite ağabeyimi iyi tanırım. Elhak katılıyorum Yusuf hocaya. (Diğer isimler hakkında olumlu olumsuz yorum yapmam, yapamam. Haddimi aşmak istemem. Yaşayanlardan Aydıntepe ve Güngör büyüklerimi de severim.)

Bu yazının gündemi gazetecilikteki ustam Hüseyin Komite merhum.

Komite-Tuna; Usta-Çekirge

Bana sık sık, o günlerde TRT’de çok popüler olan Kung Fu dizisinde ustanın çırağına hitabı olan Çekirge diye hitap eden Büyük Ustam Hüseyin Komite’yi, nerede görsem elini öperdim. Zira aramızda 12 yaş fark vardı. Annemlerin küçüğü İsmail Dayımla aynı yaştaydı. O da sağ olsun zevkle elini uzatır, dostça sarılırdık.

Ne de olsa basındaki ustam oydu. Gerçek usta ama.

Genç Bir Mühendis Nasıl Spor Muhabiri Oldu

Ustam Komite ile nasıl tanıştığımızı anlatmak isterim: İTÜ SMF Endüstri Mühendisliğini bitirmiş, aynı sene evlenmiştim. Askerlik için başvurmuştum ama büyük yığılma vardı. Bir hatta iki yıl kadar bekliyorduk o günlerde. Askerliğini yapmamış mühendise de kimse iş vermiyordu. Doğru dürüst çevremiz de yoktu.

Ziraat Bankası 2. Müdürü olan ev sahibimiz Nevzat Ortaç Bey amcanın aracılığıyla Şeker Fabrikası kampanyasında iş bulmuştum. Söğütlü Kantarında günde on iki saat pancar tartıyordum. 23 yaşındaydım.

Kantarda pancar tarttığım günlerde, o günlerin en popüler yerel gazetesi (tek sabah gazetesi, diğerleri akşam gazetesiydi zira, ikindide çıkıyorlardı) Sakarya’da, Muhabir Aranıyor ilânı görünce, talebimi anlatan bir mektup yazarak ben de başvurdum. O zamanlar cw / sivi, internet, internet üzerinden başvuru filan hak getire. Varsa yoksa mürekkepli kalemle beyaz kâğıda arzıhâl (arzuhâl değil) yazmak geçerliydi.

Bir hafta kadar sonra cevap (cevabi yazı) geldi: Şu şu evrakları hazırlayıp gelin, başlayın diye. Ev telefonu falan yok. Daha doğrusu her sokakta bir veya iki evde var telefon. Nerede bizim gibi henüz işe girememiş gariban mühendisin evinde olsun.

Evraklarımı en kısa zamanda hazırlayıp 1983 yılı 01 Kasım’ında Sakarya Gazetesi Spor Servisinde işe başladım.

Bu da böyle bir işe başlama hikâyesidir.

“Fazla Edebiyat Parçalamış, İşe Almayalım Bu Genci”

Yıllar sonra işe nasıl alındığımın hikâyesini, köşesinde ve Hakikatin Peşinden Bir Ömür kitabında yazan, Yusuf Cinal hocamızdan, şaşkınlık içinde öğrendik. İzninizle aktarayım. Söz Yusuf Cinal Ustamızın:

“Sakarya basınının ilk ofset ve renkli gazetesi olarak 11 Ekim 1982’de yayına başlayan gazetemizi dört ortak kurmuştuk: Semih Köprülü genel müdürümüz, Necdet Güngörsün haber müdürü, ben sorumlu yazı işleri müdürü, Hüseyin Komite de spor müdürüydü. Günde ortalama 3.000 tiraj yapıyorduk. Bazı günler, özellikle bugünkü adıyla Süper Lig’de mücadele eden Sakaryaspor’un maçları olduğu günün ertesinde 5.000 tiraja ulaştığımız çok oluyordu.

Yeni muhabirlere ihtiyacımız var. Gazetede bir hafta kadar duyuru yaptık. Mektupla başvurular gelmeye başladı. Seçiyorduk, uygun olanları.

Bir gün Genel Müdür Semih Köprülü beni odasına çağırdı. Haber Müdürü Necdet Güngörsünde odasındaydı. Bana, bu mektubu ben okudum, Necdet’te okudu. Karar veremiyoruz. Bir de sen okur musun Yusuf? Dedi. Aldım mektubu. Genç bir mühendis, bizde muhabir olarak çalışmak istiyordu. Çok güzel bir üslupla meramını anlatmıştı. Ben edebiyat öğretmeniydim. Şiir ödüllerim de vardı. İyi anlardım bu işlerden. Okumam bitince, Semih, ne diyorsun? Dedi, çok edebî ve güzel bir Türkçesi var, tam aradığımız adam, hemen başlatalım, uğraşmamış oluruz, dedim. Necdet karşı çıktı: Çok edebiyat parçalamış. Hem mühendismiş. Bu çocuk bize fazla. Bize düz, lise mezunu adam lâzım. Almayalım, dedi. Ve ekledi: Hem Kaynarcalıymış da. Kaynarca’dan gazeteci mi yazar mı çıkarmış.

Semih Köprülü, bana, alalım mı? Diye sordu son kez. Alalım dedim. Necdet Güngörsün’ünmuhalefetine rağmen 2’ye 1 oyla, o genç mühendisi işe almaya karar verdik. Haftaya gel işe başla yazısı yazıldı.

Adı Fahri Tuna’ydı.

Semih Köprülü ertesi gün bana, Yusuf, Necdet bu genç mühendisi ezer, çalıştırmaz. Bu çocuğu koruyalım. En iyisi Spor Servisine, Hüseyin Komite’ye verelim dedi. İyi olur dedim. Öyle de yaptık.

Fahri ertesi hafta geldi, işe başladı. Tahsilliydi. Lise mezunu muhabirlere sık sık nasıl haber yapılacağını, nasıl başlık atılacağını, çarşıda kimlere uğranacağını, özel haberin nasıl çıkarılacağının uygulamalı eğitimlerini veriyordum. Fahri Tuna’nın hiç ihtiyacı olmadı. Birkaç ay içinde Sakaryaspor idmanlarını takip eden, oradan çok ilginç ve renkli notlar, anekdotlar getiren başarılı bir eleman oldu. Ama çok sürmedi. Beş-altı ay sonra askere gitti.”

Yusuf Cinal gözüyle işe başlamam ve ilk altı ayımın hikâyesi böyleymiş. Ben sadece elimden geleni yapmaya çalıştım. Gerisi nasip ve kader.

Necdet Güngörsün’ün bana karşı bir ömür sürecek soğukluğu, engelleyişleri, fırça dolumektupları, modern tabirle mobingleri, belediye bu köpeği ne zaman zehirleyecek diye hedef gösterişleri, onun muhalefetine rağmen işe alınmamla başlamıştı demek. Zamanla gelişen Hüseyin Komite-Fahri Tuna dostluğu da Güngörsün’ün ‘Komite-Tuna nefreti’ni besleyen bir başka unsur olacaktı demek.

Bu da böyle bir işe başlama hatırasıdır işte.

Çelimsiz Gence Sordum: Adın ne? Aykut Kocaman Diye Cevap Verdi

Denizli’de kısa dönem askerdim. O zamanlar (1984) Ramazan, Haziran ayının sıcağı ve tozuna denk geliyordu. Bizi bayram iznine gönderdiler. Beş günlüğüne.

O yıllarda transfer 01 Temmuz’da başlardı. Tabii bayramda Hüseyin abilerle de görüştük, el öpmeye gelmiştik. Bana Çekirge, 01 Temmuz’da Sakaryaspor yeni transferlerine imza attıracak, sen de kulübe gel de bana yardım edersin, dedi. Olur ustam, dedim. O zaman kulüp binası Atatürk Bulvarı’nda Sümerbank bitişiğinde, Atan Kardeşler Otobüs İşletmesi üzerindeydi. Oradaydım elbette o gün.

O gün Galatasaray’dan kaleci Eser ile santrafor Sinan’a, Fenerbahçe’den sağ açık Tavşan Mustafa ile orta saha Özcan’a imza attırdı başkanımız Tuncer Tepe. Beş altı da isimsiz genç yeteneğe.

Hüseyin Komite abi, ertesi birkaç gün Sakarya Gazetesi’nin en arka sayfasında oyuncularla ilgili geniş haberler yapmak için dört ünlü yeni sporcumuz ile söyleşi yaparken, isimsiz gençler de sırasını bekliyorlardı bir köşede. Onların yüzlerine bakan, şefaat edeni yoktu elbette. Her gazeteci Galatasaray ve Fenerbahçe’den gelenlerle ilgileniyordu, eşyanın tabiatı gereği.

İş uzayınca Hüseyin abi bir ara döndü, Fahri, şu gençlerin bilgilerini de sen alıver hadi, dedi. Tamam abi, dedim. Yanında saçları dökülmüş, sakallı biri olan ve iki de bir söze girip bu adam ileride büyük topçu olacak deyip duran; vücuduna oranla irice başlı, çelimsiz vücutlu, bıyıkları yeni terlemiş temiz yüzlü gence döndüm, sordum: Adın ne? Cevap verdi: Aykut. Aykut Kocaman.

Fenerbahçe formasıyla üç kez gol kralı olacak olan Kral Aykut’un Sakaryaspor’daki futbol hayatı işte o gün, 01 Temmuz 1984’te böyle başlamıştı. Tarihe tanıklık ediyormuşuz meğer, Hüseyin Komite abim sayesinde. (O gün Aykut’un yanında bu oyuncu ileride çok büyük oyuncu olacak, geniş röportaj yap deyip duran, seyrek saçlı siyah sakallı kişi kim mi dersiniz? 2011-2013 yıllarında iki sezon Sakaryaspor başkanlığı da yapacak olan Erdal Taşkın.)

Bu da böyle Aykut Kocamanlı bir hatıradır.

Kalın Camlı Gözlükleriyle Tank Gibi Ezip Geçen Spor Müdürü Bir Gazeteci

Altı aylık Sakarya Gazetesi spor servisi birlikteliğimizde, o müdür ben muhabir, usta-çırak ilişkisi içerisinde adeta abi-kardeş gibi olmuştuk. Mizaç imtizacı, yani mizaç uyumu yaşadık. Kısa süre sonra ailece görüşür olduk.

Hüseyin abi, sıkı Beşiktaşlıydı, bense sıkı Galatasaraylı. Semtinin takımı Taçspor’da ve Yeğenler Gençlik’te oynuyordu. Bense semtimin takımı Adagücü’nde. Gayrı federe takımlar çok revaçtaydı o vakitler. Bazen beni de alıp Yeğenler Gençlik’te açık oynatıyordu. Kalın camlı gözlüklerini iple iyice başına bağlar, güçlü fiziği ile tank gibi ezer geçerdi rakiplerini. Toplara iyi vururdu.

Öyle samimi olmuştuk ki, ben ona Ustam diye hitap ediyordum, o bana Çekirge.

Gazetemiz Hasırcılar Camii bitişiğindeydi. Hüseyin abi, gazetenin üç yüz - beş yüz metre kadar kuzey tarafında -adı Teşvikiye olmalı- baba evinde oturuyordu. Eskice ama masalsı, herkesin çok mutlu olduğu örnek bir evdi, Komite’lerin evi.

Beyhan yengemiz çok becerikli, eşine ve çocuklarına çok düşkün, çok misafirperver, çok görgülü, çok lezzetli yemekler yapan biriydi. Hülya, Emel ve Çiğdem. Rabbim onlara üç prenses armağan etmişti.

Tanıyanların örnek aldığı, özel ve güzel bir aileydi onlar.

Bu da böyle Ustalı-Çekirgeli bir hatıra işte.

Beyhan Yengemizden Bana Kıymalı Tarhana Golü

Gidip gelmelerimiz devam etti. Oğlumuz Ahmet iki-üç yaşına geldi, başladı konuşmaya, Hüseyin abi de Ahmet’e düşkündü. Ahmet sık sık Kotime amcalara gidelim deyip duruyordu. Komite çocuk dilinde Kotime’ye dönüşmüştü.

Ben çocukluğumdan itibaren tarhana çorbasından nefret ederdim. Bir akşam ailece Hüseyin abilerde otururken, kim neyi sever, neyi sevmez konusu konuşuluyordu; eşim Gülseren, bizim Fahri, tarhana çorbasını hiç yemez deyince, ben de çok doğru, hatta nefret ederim, ağzıma sürmem dedim.

Aradan birkaç hafta geçti. Biz yine Hüseyin Komite’lerdeyiz. Yemeğe oturduk. Beyhan yengemiz sağ olsun, yine döktürmüş. Hepsi birbirinden lezzetli. Neyse sofradan kalktık. Yengem sordu:

Fahri, çorbamı nasıl buldun? Harikaydı yenge. Çok çok güzeldi, diye cevap verdim. Ne çorbasıydı biliyor musun? Diye sorusunu tekrarladı? Ben de adını bilmiyorum ama şahaneydi, diye cevapladım. Bomba cevabı Beyhan yengem bir kahkaha eşliğinde ortaya koyuverdi: Kıymalı tarhana!.. Ortalık komedi filmine dönmüştü, herkes ağız dolusu gülerken ben ise şaşkındım.

Demek ki güzel yapılırsa kıymalı tarhana da şahane oluyormuş. Birkaç yıllık evliydik daha. Şimdi 44 yıllık evliyiz. Eşim Gülseren Tuna, Beyhan yengeden tarif ve el aldı. 44 senedir onun gibi-ustası gibi yapıyor tarhanayı. Eşim de çok lezzetli yapıyor, Allah’ı var. Ve benim en favori birkaç yemeğimden birisi kıymalı tarhanadır. Hüseyin-Beyhan Komite çifti sayesinde.

Bu da böyle yemekli bir hatıradır.

01 Eylül’de Sırılsıklam Bir Tribün Hatırası; Ankaragücü Yağmur Oldu Kalemize Yağdı Adeta

Ben askerlik sonrası 1985 Mart’ında Adapazarı Belediyesi’nde mühendis olarak işe başladım. Erkal Etçioğlu Başkanıma bir mektup yazdım. Ertesi gün beni işe başlattı, Allah razı olsun. (2009 Temmuz’unda da emekli oldum. Müteşekkirim.)

Belediyede işe girdikten sonra Hüseyin Komite ve ailesiyle yakınlığımız aynen sürdü.

Ben askerliği bitirip döndüğüm günlerde Hüseyin abi, kendi anlattıklarına ve Yusuf Cinal’ınşahitliğine göre, Güngörsün’ün baskılarına dayanamayarak hissesini devredip Sakarya’dan ayrılmış, Spor’da 54 adında haftalık bir gazete çıkartmaya hazırlanıyordu.

Erkal Etçioğlu-Engin Özkal patronajında çıkacak olan Sakarya Gün (daha sonraki adı Yenigün) gazetesinin temeli olacak bir çalışmaydı. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Çark Caddesinin sol yüzünde Demircioğlu İşhanı’nın bir katındaydı ofisi. İş çıkışı ben de sık sık uğruyor, kendisine yardım ediyordum. İsmail Yürekli ve Ferruh Bulut da o günlerde onun yanında mesleğe başlayan gençlerdi.

Sakaryaspor’un yeni sezonuna (Eylül 1985) yetişmişti Spor’da 54. Rahmetli Hüseyin abi, klasik gibi görünen ama daima yenilik peşinde bir ustamızdı. Aynı zamanda gerçek bir halk çocuğuydu. Her daim halkın içindeydi. Çok kolay ve çok güzel iletişim kurardı milletiyle. Yeni gazete, yeni sezon; yeni bir şey denemek istedi: Sezonun ilk maçında beni, rahmetli Ferruh Bulut ve İsmail Yürekli kardeşlerimi, maç oynanırken tribünde röportaj (şimdi söyleşi diyoruz) yapmaya gönderdi. İyi de etti.

1985-86 sezonunun ilk maçı Sakaryaspor-Ankaragücü maçıydı, hiç unutmam. Biz üç Komiteçırağı tribünlerdeyiz. Bana numaralı tribün (kapalının karşısındaki tribün, sonra adı maraton oldu, üstü açıktı o yıllarda, koltuklar da yoktu. Yaz kış betona otururduk. Gazeteci Yakup (Şarbalkan) abi, elinde eski-satılmamış gazeteler, maç başlamadan önce tribünlerde sürekli dolaşır, laveli laveli diye bağırır, altımıza koymak üzere ucuz da olsa gazete satardı) düşmüştü. Ben açık-numaralı tribünde görevliydim yani.

Maç başladı. Sezonun ilk maçı. Takımımız bomba. Biten sezonun gol kralı Aykut Yiğit, yeni yeni parlayan Aykut Kocaman’ımız var. Tuna’lı, Oğuz’lu, kaleci Engin’li, santrafor Sinan’lıçok iyi takımımız var. İyi de başladık maça… Derken hava birden bozdu, bir fırtına bir yaz yağmuru. Goller de kötü havaya uyup bizim kaleye yağmaya başlamasın mı? Ben de herkes gibi sırılsıklam oldum tabii. (Maçın başladığı dakikalardan fotoğrafımız var. Herkes gömlekli tişörtlü. Bir ben ceketli, o da ilginç.) Kendi sahamızda 5-2 mağlup başlamıştık maalesef sezona. (Sezon sonunda da küme düştük zaten.)

Bu da böyle bir ıslak tribün hatırasıdır.

Haftaya: ‘Baksana Sezai Matur, Kırmızıların Yedi Numaralı En Tehlikeli Oyuncusu Kim?’

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ