9 Mayıs 2026 tarihinde Üsküdar’ın kendine has manevi ve tarihi atmosferi buram buram vefa ve insan kokan bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. İnsan ruhunun saklı kalmış iyiliklerini nakış gibi işleyen kıymetli büyüğümüz Fahri Tuna’nın taze mürekkep kokulu altıncı portre kitabı Gördüm Sevdim Yazdım’ın tanıtım söyleşisi için bir aradaydık.

Fahri Tuna o sabah gelmişti Adapazarı’ndan. Programın konuşmacıları deneme yazarı Mehmet Şeker, hikâyeci Mukadder Gemici ve edebiyat uzmanı Yasin Andaç’tı. Fahri Tuna’nın yanında fahrî rehberlikle masamızı çevreleyen seslerin ahengine yön verme göreviniüstlendiğim günde; Gördüm Sevdim Yazdım kitabının ruhunu anlamaya ve anlatmaya çabaladık.

Öncelikle; kitabının sunuş yazısını 1 Mayıs 2026’ya tarihleyen Fahri Tuna’nın takip eden kitap tanıtım sürecinin adeta bir maraton gibi olduğunu söylemem lâzım: 6 Mayıs’ta Ankara, 8 Mayıs’ta Sakarya, 9 Mayıs’ta İstanbul… Sırada bekleyen 12 Mayıs Kocaeli durağı... İnsan sormadan edemiyor: ‘Bu ne hız, bu ne enerji, bu ne güçlü bir organizasyon?’ Fahri Tuna’nındisiplinli çalışma temposuna ve üretkenliğine hayran olmamak, gıpta etmemek elde değil. Bu tempoya şapka çıkarılır.

Küçük Adam Yoktur, Muhteşem Hikâyeler Vardır

Fahri Tuna çağdaş Türk edebiyatında portre denildiğinde akla ilk gelen ve bu türü sürdüren müstesna kalemlerden biri. Kendisinin edebiyat yolculuğu şiirle, denemeyle ve hatta bir dönem mizahla harmanlanmış olsa da merhum Selahaddin Şimşek’in ‘Senin kalemin portreye daha yatkın’ yönlendirmesiyle bu alanda derinleşmiş. Gördüm Sevdim Yazdım onun portre türünde altıncı, iyilik portreleri konseptinde ikinci kitabı.

Fahri Tuna’nın Meserret Yayınlarından çıkan son eserinin mottosu: Küçük adam yoktur; yazılmamış, fark edilmemiş büyük hikâyeler vardır. Çünkü o, vitrinlerde parlatılanların,ekranları işgal eden şöhretlerin değil; sokağın, kamu dairelerinin arka odalarının, medeniyeti ayakta tutan gizli kahramanların izini sürmekte. Günün kıymetli konuklarından Mehmet Şeker ’in ifade ettiği, Şeyh Edebalı’nın sözü ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.’ ifadesinde olduğu gibi Fahri Tuna’nın edebi çizgisi tam olarak bu sözün yansımasıdır:

İnsanı Yaz ki Edebiyat Yaşasın

Fahri Tuna’nın hayranlık uyandıran bir özelliği hafızasıdır. Buna bizzat ve defaatle şahit olmuş biriyim. Bir tanıdığının doğduğu köyü, yıllar öncesine ait bir röportajın satır aralarını ya da muhatabının çocuğunun adını asla unutmaz. Onun bu güçlü hafızası, keskin gözlemlerigüzel kalbiyle birleşince ortaya kupkuru biyografiler yerine nefes alan, kanlı canlı ve okuru sarıp sarmalayan insan portreleri çıkıyor. Dışarıdan bakınca bu durum olağanmış gibi görünse de içten içe biliyoruz ki bu çok nadide bir yetenek. Belki de mühendislik eğitiminin getirdiği o analitik zekayla hayatın satır aralarındaki bu kıymetli detayları hafızasına silinmez bir biçimde kodluyor. Nasıl yapıyorsun bunu? diye yine sordum kendisine. Aldığım cevap yine aynı oldu: ‘Bu normal bir şey…’ Onun 'normal' dediğini sadece zihinsel bir yetenek olarak açıklamak yetersiz. Olsa olsa onun dünyaya ve insana bakışındaki hassasiyetin tezahürüdür. Nitekim söyleşimizin konuşmacılarından Mukadder Gemici, detaylarla bezelikitabın bir iyiyi mayalama hareketi olduğunu vurguladı. Günümüz dünyasında kötülüğün, çatışmanın ve ekranlardaki reyting uğruna parlatılan olumsuzlukların genç beyinleri nasıl kuşattığına dikkat çekti. İnsanın canı sıkıldığında, ruhu daraldığında sığınacağı bir ferahlık odası aradığında bu kitabı okumanın reçete olabileceğini söyledi.

Edirne’den Van’a… Tuna, Türkiye Sosyolojisi Çiziyor Esasında

Karakterlerin saklı kalmış iyilik cevherini bulup çıkararak biz okurlarla buluşturan eserin bir diğer güzel tarafı tek tek bireyle ri anlatırken aslında bütünsel bir Türkiye sosyolojisi çiziyor olması. Edirne’den Van’a kadar bu toprakların insan tecrübesi, bürokrasinin içerisindeki dürüstlük hikâyeleri, hassasiyetleri okumak; bizi biz yapan, bizi bir arada tutan toplumsal dokunun ta kendisi aslında. Fahri Tuna’nın uzun yıllar bürokrat olması, kitabın içerisindeki kamu karakterlerinin tecrübelerini daha da kıymetli kılıyor. O nedenle kitap tanıtımındaki ortak temenni; eserin özellikle genç mülki idareciler, devlet kademelerindeki memurlartarafından da okunması, rehber olarak görülmesi yönünde oldu.

Yazarın kıymetli kızı Ayşenur’un da bizimle olduğu kitap tanıtımında, Fahri Tuna’nın bilgeliğinden, ‘göçüp gideceğiz, geriye sadece iyilik kalacak’ naifliğindeki babacan ve koruyucu üslubundan söz ettik. Ayrıca; metinlerinde sıklıkla yer verdiği, adeta imzası haline gelen haza insan sözünün onun karakteristik bir mührü olduğundan da…

Yazım süreci dokuz yıla yayılan portrelerin kitap bütünlüğünde bir araya gelmesine editörlük yapan Mehmet Şeker’in bizimle olmasının ayrıcalık kattığı günde onun aynı zamanda eserin isim babası olduğunu da öğrendik. Mehmet Şeker dahil olmak üzere, etkinlikteki herkes,vurucu ve kısa cümleleriyle bilinen yazarın, aslında denemelerinin arkasına gizlenmiş bir şair gibi yazdığı konusunda hemfikirdi.

Kitaptaki Favori Portreler; Rafinge, Gülseren Abla, Âmir Ateş, Terzi Ali Amca, İviİlyadis

Bu konuşmaların devamında ve programın ikinci yarısında, katılımcılara, küçük bir anket yaparak ‘kitaptaki 43 portre içinde favoriniz hangisi?’ diye sorduk. Gelen cevaplar kitabın ne kadar zengin bir duygu dünyasına sahip olduğunun kanıtıydı. Kimi konuklar yazarın vefat eden annesinin ardından kaleme aldığı, okurken insanı içine çeken hüzünlü ‘Diğerkamlığın Kitabını Yazan Yengemiz: Rafinge’ adlı anne portresini ilk sıraya koydu. Kimileri yazarın eşini, ev hâlini tüm samimiyeti ve hatta tatlı sitemleriyle anlattığı, ezber bozan, cesur ve sevgi dolu ‘Komşuluğun Kitabını Yazan Abla: Gülseren Tuna’ adlı eş portresini en tepeye yerleştirdi. Bazı konuklar ise ‘Yaşayan Hacı Arif Bey’imiz: Amir Ateş’, ‘Terzi Ali Amca’,‘İvi İlyadis’ gibi portrelere olan beğenisini dile getirdiler. Benim bu anketteki ilk üçüm; anne ve eş portresi birlikte birinci, Amir Ateş portresi ikinci, İvi İlyadis portresi üçüncüdür.

Tuna Sadece Yazar Değil, Öğrencilerin de Hayatına Dokunan Bir Öğretmen

Konuşmacıların ve konukların özellikle de Yasin Andaç’ın değindiği bir konu da Fahri Tuna’nın sadece kâğıt üzerinde insan yazmadığıydı. Hayatına dokunduğu gençleri veöğrencileri dönüştürmesi, onlara nikah şahitliği (-ki kendisinin nikah şahidiydi) yapacak kadar ailelerinden biri olabilmesiydi. Gençlere sofrasını ve gönlünü açması, kusurları örtüp güzellikleri görünür kılmasıydı. Bu dünyadan göçmeden önce iyilikleri çoğaltmayı kendine vazife edinen bir edebi dervişti o. Nitekim Kocaeli Kartepe’den öğrencisi ve şu anda İstanbul Koç Üniversitesi Medya ve Görsel Sanatlar bölümünde okuyan Tuana’nın, elinde bir demet beyaz lilyumla aramızda olması, Van’dan öğrencisi ve şu anda Galatasaray Üniversitesi’nde okuyan Emre’yle söyleşi başlarken adeta baba-oğulcasına sımsıcak kucaklaşmaları bu konudaki en büyük kanıttı.

Üsküdar’daki bir buçuk saatlik zaman dilimine sığdırdığımız yoğun, neşeli ve zaman zaman gözlerin dolduğu hasbihalimiz gösterdi ki; Gördüm Sevdim Yazdım’ı, sadece Fahri Tuna’nın gönül terazisinde ağır basanlar olarak nitelemek yetersiz kalır. Çünkü eser bu toprakların ruhunun Z raporudur adeta. Fahri Abinin de dediği gibi; hepimizin kusurları, acıları ve hayal kırıklıkları var; ancak mühim olan trajedilere takılıp kalmak değil, dünyayı iyilikle güzelleştirebilmektir.

Bizler de bu güzel söyleşiyi nihayete erdirirken, iyiliklerde buluşmayı şu cümlelerle diliyoruz:

Mehmet Şeker’ce: ‘Onların hayatı roman, bizimkisi hikâye.’ (syf.60)

Fahri Tuna’ca: ‘Yazdıysam iyileri yazdım, kime ne?’ (syf.9)

Necla Dursun’ca: ‘Konuştuysak iyilikleri konuştuk, kime ne?’

Fahri Tuna’nın kalemi daim olsun.

Şehir ve Kültür Dergisi, Sayı: 144, (Temmuz 2026), s.56-57

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ