Fahri Tuna
Bir Sınıfa Bir de Selahaddin’e Hazırlanan Hocalar
Babası Cevdet Hoca’nın yaptığı duayla 1956’da temeli atılan Adapazarı İmam-Hatip Lisesi’nde sekiz sene (bir sene haylazlıktan sınıfta kalmıştır zira) okuyan Selahaddin, aslında derslerine giren öğretmenlerinin de başlarının tatlı belasıdır. Birlikte okula giden, birlikte tiyatro yapan, birlikte okulu kıran, birlikte sınıfta kalan yakın dostu Alaattin Taşçeken’ekulak verelim: “Selahaddin zekâsı, güçlü muhakeme yeteneği, babası Cevdet Hoca’dan aldığı eğitim ve iyi kitap okumasıyla derse giren hocaların adeta baş belasıydı. Derste sürekli onlara sorular sorar, bazı söylediklerine itiraz eder, o konudaki farklı bilgileriyle onları ve bizi şaşırtırdı. Aslında hocalarımız ertesi gün için, bir derse bir de Selahaddin’e hazırlanıyorlardı.”
Hoca, Selahaddin’e; “Git, Kravat Tak de Gel!” Deyince
Sınıf arkadaşı Hasan Kadağ anlatıyor: “İmam-Hatip’te öğrenciyiz. Lise ikideyiz. Dersimiz coğrafya, Hayati Eşme hocamız. Selahaddin her zamanki gibi yine derse geç geldi. Kravat her zamanki gibi yine yok. Hayati Hoca da çok titiz biriydi. Hep paça, saç, kravat konusuyla meşguldü. Selahaddin’e baktı, kravat yok; “Çık git, kravat tak da gel!” dedi. Selahaddin gitti. Beş on dakika sonra geldi. Mehter odasında mehter kuşağından kravat yapıp boynuna takmış. Bütün sınıf kahkaha attık tabii görünce, yattık gülmekten yerlere. Hayati Hoca da gülümsedi, geç yerine demekle yetindi. Emrivaki tavırlardan, baskıcı işlerden nefret ettiğinden kravat takmazdı Selahaddin. Yoksa biz Selahaddin’in onlarca güzel kravatı olduğunu ve dışarıda, çarşıda taktığını hep görüyorduk. Hocaların baskıcı ve emrivaki tavırlarına karşı olduğu için takmıyordu. Özgürlüğüne düşkün olduğu için. Hazırcevaptı. Anında sözlü ve fiili olarak cevap verirdi birine. Çok kitap okurdu.”
Biraz da Onun Amigoluğu Sayesinde Şampiyon Olduk
Sınıf arkadaşı Mehmet Olcay anlatıyor: “Ben Selahaddin ile 5. ve 6. sınıflarda birlikte okudum. İki sene boyunca çok güzel günlerimiz oldu. Tiyatroda rolüm olmadı ama onların bütün oyunlarını seyrederdim. Kulise da giderdim. Yardımcı olmaya çalışırdım. Ben okulun voleybol takımı kaptanıydım. Benim zamanımda okulumuz liseler arasında ilk defa şampiyon oldu. Kapalı Spor Salonu’nda tribünlerin yarısı İmam-Hatipli diğer yarısı rakip okulun öğrencileriyle dolu olurdu. Bizim İmam-Hatip tribününün lideri, amigosu Selahaddin Şimşek’ti. Onun meşhur bir sloganı vardı, tüm tribünü ve bizi onunla coştururdu: “Cik cikcik, çak çak çak/ Olcay Olcay çivi çak!” Bütün salon bununla coşardı. Biz de coşardık. Bu sloganın özü şuydu. Ben o dönemin en sert ve etkili smaçları olan, topa çok sert vuran bir oyuncusuydum. O zaman küt inmek, küt vurmak derlerdi. Çok iyi kütördüm. Şimdiki tabirle çok iyi smaçördüm. O şampiyonluğumuzda bizi ve tribünleri coşturmasıyla amigo Selahaddin kardeşimin payı büyüktür.”
Kurra Hafız Sadettin Kolbasar’a Arapça Dersini Kaynatmak İçin Kur’ân Okuturdu
Sınıfta dersi kaynatmak istediğimizde işi ona havale ederdik. O hocaları makasa alır, fikir tartışmasıyla vakit nasıl geçer anlamazdık. Örneğin; Arapça derslerine Sadettin KolbasarHocamız geliyordu. Haftada beş altı saat Arapça dersimiz var. Tabii ki bize bu ağır geliyor. Sadettin Hoca zaten müdür yardımcısı olduğu için kırk dakikalık dersin yarısında ancak geliyordu. Tam derse başlayacak, Sadettin Hoca da Kurra Hafız ya, Selahaddin onun kanına giriyor, “Hocam sesiniz ve kıraatınızı çok özledik, lütfen bir aşır okusanız.” der, hoca bir başlar, daha kıraat bitmeden teneffüs zili çalardı. Biz de amacımıza ulaşmış olurduk.
Selahaddin Dahiyane Bir Uygulama ile İngilizce Hocasını Delirtti, Onun Sayesinde Sınıfı Geçtik
Bu defa İngilizce dersindeyiz. Yeni gelen hoca biz hiçbir şey öğretmedi. Dersten de hocadan da nefret ediyoruz. Otuz kişilik sınıfta Hasan ve Hüseyin adlı iki kardeşin notu on üzerinden sekiz, kalan yirmi sekiz öğrencinin on üzerinden bir. Hepimizin bir! Selahaddin bir çare düşündü. Türkçe bir şiir yazıp dağıttı bize teneffüste. İngilizce hocamız sınıfa girdi. Derse başladı, İngilizce bir cümle söyledi. Selahaddin şiirden bir mısra okudu, tüm sınıf, bir sonraki mısraı hep bir ağızdan biz okuduk. Hoca bir İngilizce cümle, Selahaddin bir mısra şiir, biz hep bir ağızdan bir başka şiir mısraı. Beş on kere bu durum tekrar edince, İngilizce hocamız çıldırıp sınıfı terk etti, doğru müdüre. Bir daha da derse gelmedi. Selahaddin’in dahiyane fikri ve uygulamasıyla o hocadan kurtulmuş olduk. İkinci dönem Oktay Yazgan geldi İngilizce derslerimize. Halbuki Türk dili ve edebiyatı öğretmeniydi. Yirmi tane İngilizce soru verdi, çalışın on tanesini yazılıda soracağım, dedi. Öyle de yaptı. İkinci dönem, hepimiz sekiz dokuz alıp sınıfı geçtik. Yoksa yanmıştık.
Boksör Hocaya Kafa Tutan Selahaddin
İki üç sınıf alttan arkadaşı Cavit Akova anlatıyor: “Bir gün dersteyiz. Boksör lakaplı biyoloji hocamız vardı, Nurettin Kuzu. Ders anlatıyor. Boks dalında Türkiye Şampiyonu olmuş bir öğretmenimizdi. O zaman sınıfların kapısında böyle 20 x 20 cm büyüklüğünde cam olurdu. Hocamız ders anlatırken kapı camında Selahaddin Abi’nin başı göründü. Biz öğrenciler de kapıya doğru dönünce, bu hocamızın dikkatini çekti. O d kapıya doğru döndü, kim var lan orada diye bağırarak koştu, kapıyı açtı, Selahaddin Abi ile karşılaştı. Gel lan buraya diyerek kolundan onu içeriye çekti, bastı yumruğu. Selahaddin Abi on yedi - on sekiz, hocamız otuz beş - kırkında. Selahaddin Abi yumruğu karşıladı. Bir yumruk daha, yine karşıladı. Boks maçına döndü iş. Bize de eğlence çıkmış oldu. Size yeminle söylüyorum; en az beş dakika kavga ettiler, alt alta üst üste. Selahaddin Abi boksör hocamızdan geri kalmıyordu. Kimse de onları ayıramadı. Nihayet kavga bitti. Boksör hocamız, öfkeyle koridora fırladı; “Seni müdüre şikâyet edeceğim, on sekiz yıllık öğretmenlik hayatımda ilk kez bir öğrenciyi disipline vereceğim!” diye… Selahaddin Abi de koridora fırladı, “Ben de şu kadarlık öğrencilik hayatımda ilk kez bir öğretmeni disipline vereceğim!” diye. Diyeceğim şu; Selahaddin Abi Türkiye Şampiyonu bir boksör hoca ile kavga edecek kadar yiğit, cesur ve ondan dayak yemeyecek kadar da iyi sporcu, dövüşçü biriydi.”
Bir Hırsız Yüzünden Koskoca Selahaddin Şimşek’ten mi Olacağız?
Yazar Fahri Tuna anlatıyor: 1990’ların başında bir kış ikindisinden sonra, o yeni çıkmış, ben de çalıştığım Adapazarı Belediyesi’ndeki mesaimden yeni çıkmışım, Bulvar’da yürüyoruz. Bugün daha bir canı sıkkın Selahaddin Abi’nin. Sebebini soruyorum. Anlatıyor: “Dün gece, yine her akşam olduğu gibi sırtüstü yaslanmış yatağımda kitap okuyorum. Sigara içtiğim için pencereyi de açık tutuyorum. Hava yağmurlu. Sabaha doğruydu artık. Ben kitaba dalmışım. Sol tarafta, pencerenin oralarda bir hareket hissettim. Ayaklı bir askıda kırkın üzerinde kravatım asılıydı. Baktım, bizim kravat askısı hareketlendi, camdan dışarıya çıktı, gidiyor. Hırsız, pencereden elini uzatıp askıyı kaptığı gibi götürüyor.” “Sen ne yaptın abi?” diye soruyorum, devam ediyor: “Hırsız kaçmaya başladı. Ben sırtımda pijamalar, yalınayak fırladım peşinden. Savaş Caddesi, Ulus Caddesi, Eski Garajlara doğru, hırsız önde ben arkada, yerler ıslak, yağmur da yağıyor. Koş Allah koş. Çok uğraşmama rağmen bir türlü yakalayamadım namussuzu…” “Abi, sen ne yapıyorsun öyle! Hırsızla boğuşulur mu? Adamda bıçak olabilir, silah olabilir. Bırak gitsin. Bir hırsız yüzünden koskoca Selahaddin Şimşek’ten mi olacağız yani?” Şakın ve mütevazı bir yüz ifadesiyle başını sağa doğru eğerek: “Sen de bizi bir şey zannediyorsun Fahri kardeş. Bu dünyadan nice büyük adamlar, Ebu Hanifeler, Gazaliler geçmiş. Büyük adamlıkta onların yanında biz kimiz ki!”
Bize İnsan Mühendisi Lazım!
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasında parti siyasetinden daha da uzaklaşan Selahaddin Şimşek, edebiyata ve sanata daha bir ağırlık vermişti. Çevresindeki gençleri yeteneklerine göre bir veya birkaç edebiyat türüne, sinemaya, tiyatroya yönlendiriyordu. YenicamiAsmaaltı’nda bir akşam, demli çayından bir yudum daha çeken Selahaddin Şimşek, öğrencilerinden endüstri mühendisi Fahri Tuna, elektrik mühendisi Sinan Meriç, inşaat mühendisi Osman Öztopaloğlu’nun da mühendisliğinden bahisle: “Bize makine, inşaat, endüstri, elektrik mühendisinden çok insan mühendisi, toplum mühendisi lâzım arkadaşlar!” demiş ve eklemişti: “Bir medeniyeti ayakta tutan, onu ileriye götürecek olan doktorlar mühendisler değil, yazarlar ve sanatçılardır. Bize yönetmenler, senaristler, deneme yazarları, romancılar, portre yazarları lâzım.”
Sende Portre Yazarlığı Kabiliyeti Var
1989 - 90 yıllarıydı. Yeni Sakarya’da köşe yazıları yazıyor, söyleşiler yapıyor, her söyleşinin girişinde de beş altı cümle ile o şahsı tanıtan değiniler yazıyordum. Ayrıca gazetede, daha sonra amatörce bir baskı ile kitaplaşacak Yanlış Hata adlı günlük hayattan alınma mizah yazıları yayımlıyordum. Çevresinde gördüğü her yeteneği, okumaya ve yeteneği doğrultusunda gelişmeye yönelten Selahaddin Şimşek, Yenicami’deki AsmaaltıKıraathanesi’ne bir akşam iki kitapla çıkageldi. Hâl hatır, çaylar söylendi: “Bak Fahri kardeş. Yazılarını yakından takip ediyorum. Mizahtan büyük yazar çıkmaz. Mizahı bırak. Röportajlarının giriş yazılarından anlıyorum ki sende portre ve biyografi yeteneği var. Şiir, hikâye, roman ve denemede güçlü isimler yetiştirdik. Ama bizim camiada biyografi, portre ve senaryo alanı çok bakir. Sana ağabeyin olarak tavsiyem bu alana yönelmen. Bilhassa da portreye. Sana kütüphanemden iki kitap getirdim. Biri Mithat Cemal Kuntay’ın Mehmed Akif’i, diğeri Yusuf Ziya Ortaç’ın Portreler’i. İkisi de alanının en iyileri. Bunları bir haftada okuyup bana iade edersin.” Okumak için dostlarına verdiği her kitabı, daha sonra okuyup okumadığını, okuduysa ne anladığını sorularla kontrol eder ve ardından da kitabını geri alırdı. Çok titizlenirdi verdiği kitaplar hususunda. Köşelerini kıvırmadan, ayraçla okuyun diye de tembih ederdi, sık sık. İşte Fahri Tuna’nın portre ve biyografi yazarlığı o gün, o iki kitapla başladı. Dönüp geriye baktığımızda, bu olayın üzerinden otuz yedi koca sene geçmiş. Otuz yedi sene sonunda, ustası Selahaddin Şimşek’in öğütlerine sımsıkı sarılan öğrencisi Fahri Tuna’nın geldiği nokta; biri Eskader 2022 yılın portre kitabı ödüllü altısı portre, on dördübiyografi alanında yirmi kitaplı bir yazar olmak. Yerinde yönlendirmeleriyle Cihat Zafer’den Sezgin Çevik’e, Aybars Bora Kahyaoğlu’ndan Serhat Demirel’e, benzeri onlarca güzel örneğe rastlamak mümkün.
Ben Senelerdir Tek Öğün Yemekle İdare Ediyorum
Bir akşam yine iş çıkışı usta çırak, Şimşek - Tuna buluşmuşlar, önce yarım saat kadar Havuzlu Çarşı’da Necati Mert’in sahibi bulunduğu Gelişim Kitabevi’nde nefeslenmişler, ardından yandaki Şenler Pasajı’nda İlyas Abi’nin Çay Ocağı’nda tavşankanı çay eşliğinde sohbet etmektedirler. Çırak; “Ağabey, bugün bir gazetede okudum, çok şaşırdım. Adamın birisi on senedir günde sadece iki öğün yemekle idare ediyormuş. Üstelik Osmanlı’da da zaten iki öğün yenirdi, ben de bunu uyguluyorum, hiçbir sağlık sıkıntısı da yaşamadım diyor.”dedi. Ustası Şimşek cevapladı: “Bunda şaşılacak ne var ki Fahri? Ben senelerdir tek öğün yemek yiyorum. Sadece akşamları. Az sonra Kurişler’de evli ablama gideceğim yine.” Çırağı donup kalmıştı.
“Tiyatro Görsel Sanattır, Gelin Seyredin Beyefendi…”
1980 sonrasında birlikte Adapazarı’na birçok tiyatro oyununu getirdikleri Alaattin Kalayanlatıyor: “1986 yılıydı. Selahaddin Abi ile yine bir oyun getirecektik. 12 Eylül Askeri Darbesi’nin getirdiği uygulama gereği, Emniyet Müdürlüğü’nden izin almamız gerekiyordu. Selahaddin Abi ile Emniyet’e gittik. İlgili Şube Müdürü ile görüştük. Müdür bize, “Oyunun senaryosunu görmem gerekiyor.” dedi. Selahaddin Abi, “Senaryoyu niçin görmek istiyorsunuz?” diye sorunca “sansür için” diyemedi de yumuşatmak istedi, “Kültürüm, bilgim gelişsin” diye cevap verdi. Selahaddin Abi durur mu, lafı yapıştırdı tabii: “Tiyatro görsel bir sanattır beyefendi, okumakla öğrenilmez; buyurun gelin, seyredin!”
“Biz Bu Kadar Kitabı Boşuna mı Okuduk?”
1992 yılı. Beyninde ur vardı, ameliyat olmuştu. Gözünün biri neredeyse hiç görmüyordu, diğeri de yüzde yirmi beş görüyordu. Adım adım ölüme yaklaşıyordu. (Hangimiz yaklaşmıyorduk ki?) Durumunu görüyor ve çok üzülüyorduk. O da üzüntümüzü görünce, bize söyleniyordu: “Alan O, veren O. Bana ne oluyor, size ne oluyor? Biz bu kadar kitabı boşuna mı okuduk…”
Son ziyaretimde bana şöyle demişti: “Neye üzülüyorum, biliyor musun Fahri Kardeş? Seneler boyu binlerce kitap oku, tam yazacak hâle gel, yazama. Kısmet işte.”
Mekânı cennet, ruhu şâd olsun. Fatihalar gönderiyoruz ustamıza.



kaynak: yeni sakarya gazetesi