Yavuz Selim: Ebu’l-Hayr Fahri Tuna

Dostlarına ve ülkesine Selim, düşmanlara ve kötülere Yavuz. Adının ve soyadının hükmünü sırtına giyinip yirmi dört saat çıkartmayanlardan.

Ümmetistanlı…

Ankara’yı başkent edinenlerden. Bihakkın ama… Mevlânâ misali, bir ayağı Hacıbayram’da, diğeriyle bütün Osmanlı haritasını önüne sermiş, adım adım, isim isim, kasaba kasaba, şehir şehir, gönül gönül dolaşan biridir. Onlarca dertlenen, onlarca ağlayıp gülen, onlarca yaşayan biri. Onlar bilmeseler de… Duyacaklar, bilecekler, görecekler bir gün.

Boşuna “Ümmetistanlı” denilmiyor ona.

Bizim Mehmet’in bana armağanıdır Yavuz. “Sizin Mehmet de kim?” diye sormayın, nükte virtüözü Mehmet Şeker.

2017 Mart’ında Bozoklar diyarı Yozgat’tan, Necip Fazıl Sempozyumu’ndan Aksaray’a öğrencilerle buluşmaya, yazarlık konuşmaya giderken, Ankara’da, Hacıbayram’ın dizi dibinde azıcık soluklanmıştık da, Mehmet, şifa yüzlü bir kardeş hediye etmişti bana:

- “İşte sana sık sık sözünü ettiğim, tanıştırmak istiyorum dediğim Yavuz!”

O gün bugün kardeşiz.

Kardeşimdir. Kardeşiyim. Kardeşceğiziz...

Sözler yalan söyler ama gözler doğruyu söyler. Gözler, yüzler, gizler. Gözünden, yüzünden, gizinden huzur damlıyordu Yavuz’un. Bizim Mehmet, adeta organ nakli gibi, bize bir de kardeş nakli yapmıştı, canından. Aldık, kabul ettik. Hem de şerefle, can dost.

Angaralı dediğin, garayağız olur. Bizim Yavuz, “Ben Kafkas coğrafyasındanım” diye bağırıyordu fiziken; ak tenli, açık belirgin uzunca yüzlü, kumral saçlı. Dayanamayıp sordum:

- “Nerelisin Yavuzcuğum?”

Bir daha bende hiç kimseye nerelisin sorusunu sorma cesareti bırakmayan, lugatımdan bu soruyu -haklı olarak elbette-alıp çöpe atan, muhteşem bir cevap vermişti Yavuz:

- Ümmetistanlıyım Ağabey. Hepimizin alması gereken hayat dersiydi bana öğrettiği Yavuz Selim’in. Haklıydı. Yerden göğe, birden bine…

Bu toprakların genetiğini, bu toprakların künhünü, bu toprakların ruhunu, birkaç asırdır kaybettiğimiz - kaybettirilen ulu sırrı, ben’i bir daha geri gelmemecesine Fizan’a gönderip yerine aslını, biz’i koyuyordu Yavuz Selim.

Onun lügatında ben yoktu, bizdi Yavuz Selim. Bizdi. Bizleydi. Bizceydi. Bizciydi…

Ha unutmadan… Onun lügatında abi de yoktur, ağabey vardır. Her şeyin aslı vardır, özü vardır, başı vardır. Çözülmüşü, çözünmüşü, bozulmuşuna itibar ve iltifat etmez o.

Asılcıdır, esascıdır, anacıdır. Bu üç kavramın çağrıştırdığı üç dev mefhum: Vatanı asliyye, kanunu esasiyye, ana dolu. Bu üç kavramı alın, bir’leştirin; alın size hücre hücre, uzuv uzuv, eylem eylem Yavuz Selim.

Boşuna “Dosta Selim, düşmana Yavuz” demedik onun için. Elhak öyledir. Milim, zerre şüphemiz yok ondan. Da, sormazlar mı adama: “Dostu kim onun, düşmanı kimler Fahri Ağa?”

Cevabını kendisi deyiveriyor aslında:

- “Bütün ümmet dostum, bütün ümmet düşmanları da düşmanım…”

Ömrünün özeti budur onun.

Bu aziz topraklara, bu aziz vatana, bu aziz tarihe kim kalpten dostsa, ölümüne dostudur Yavuz’un. Gerisi teferruattır. Ama kim ki Ümmetistanın yarınları’na hile, desise, eylem peşindedir; yandı gülüm keten helva. Şimşek kesilir ona karşı, ejderha olur, tufan olur, yağar üstlerine.

Budur. Böyledir. Buncadır…

Eksiği vardır, fazlası yoktur, söylediklerimizin.

1018’de girdiğimiz, bin küsur yıldır vatan eylediğimiz güzelim Anadolu cennetinde bizim,bin yıldır nasıl ayakta kaldığımız’ın cevabı Yavuz’dur. Yavuzlardır. Yavuzlarladır. Ümmetistan’ın diğer adı Yavuzistan’dır da ondan.

Biz her gün sabah ezanlarıyla uyanabiliyorsak Allahü ekber Allahü ekber, gözümüzü açtığımızda yeryüzünün en kutlu bayrağı ay yıldızla dalgalanıyorsa nazlı nazlı, hep Yavuzlar sayesinde, Yavuzlar gayretinde, Yavuzlar cehdindedir.

Ne gıybet bilir ne dedikodu… Ne malayani söyler ne günlük politika konuşur. Boşa kaybedecek bir dakikası yoktur.

Ama sesiyle, sözüyle, gözüyle öyle samimi ve babacan, öyle sarıp sarmalar sizi; kâh ücra bir Anadolu köyünde yoksul bir köy odasında Neşet Ertaş dinliyor gibisinizdir, kâh Prizren’deAkdere kıyısındaki Halveti dergâhında dervişlerin “Şol cennetin ırmakları akar Allah deyudeyu”sunu dinliyorsunuzdur, kâh Şam’da, Şark’ın en talihsiz ve garip sultanı Vahdettin’in kabri başında ellerinizi açmış, “Ya Rabbi, Ümmetistan’ı da affet, halifesini de…” diye dua ediyorsunuzdur.

Ama Yavuz’un bakışları, mücadele kadar umuttur da… Çalışma kadar berekettir de. Azim kadar, ceht kadar, strateji kadar ovadır, ırmaktır, denizdir de… Hesaptır, hedeftir, istikbaldir.Onun bakışları Artvin dağları kadar yeşil ve dik, Mezopotamya ovası kadar geniş ve bereketli, Saraybosna kadar derin ve sakindir.

Yavuz’un sesi, dün olduğu kadar yarın, sevecen olduğun kadar kararlı, kuşatıcı olduğu kadar da planlı ve hazırdır. Bir bakar, bin görür. Bir söyler, bin mânâ çıkar ondan.

Bir kişidir Yavuz. Hepimizdir: Hayır hayır, bin kişidir, bir milyon kişidir, bir buçuk milyar kişidir...

Yavuz ne iş tutar, bilmem. Bildiğim dergicidir. Yavuz’un eğitimi nedir, bilmem. Bildiğimedebiyatçıdır.

Teşehhüt miktarı evini, ofisini, yengeyi, bir evladını, torununu gördüm. Hepsi pırlanta, hepsi ondan birer parça, mübarekler. Şahidim. De, Yavuz, onların varlığının ne kadar farkındadır;dağ bayır, şehir şehir, ülke ülke, toplantı toplantı dolaşmaktan… Onun farkında değilim.

Gölbaşı’nı mesken tutmuş, ummanın işlerini deruhte etmek için, ediyor da elhak. Şahidiyiz…

Onun hayatı, ülkesine adanmış bir ömürdür.

Ebul’l-Hayr. Hayırların babası. Ve dahi amcası, dayısı, kardeşi.

Bunu bilir, bunu söyleriz. Bu kadardır sözümüz…

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ