“İktidar Sarhoşluğunun Müslüman’ı Çökerttiği Kara Devir
Türkiye’de dindarların yaşadığı dönüşüm artık bir sosyolojik kırılma değil, bir çöküş tablosudur. Üstelik bu çöküş dışarıdan dayatılmış değil; içeriden, kendi elleriyle inşa edilmiştir.
Bir zamanlar zulme karşı direnenlerin bugün zulmün sponsorluğunu yapıyor olması, tarihin en ironik trajedisidir.
Graham Fuller’ın “servetle tanıştır, mücadeleyi bırakır” tespiti bir istihbarat raporu olmanın ötesinde, bugün yaşanan sefaletin şifresidir.
Yıllarca “biz adalet için varız” diyenler, adaleti ilk fırsatta pazarladı.
“Yolsuzluğa karşı sıfır tolerans” diyenler, bugün yolsuzluğu yönetmenin kitabını yazıyor.
“İsraf haramdır” diye kürsülerden bağıranlar, itibardan tasarruf etmeyen lüks sofralarda kendi kendilerini kutsuyor.
Dünün “mazlumları” bugün mazlumun “celladına” dönüşmüş durumda.
Ve en acısı şu: Bunu fark etmiyorlar bile. Çünkü servet, insanı kör eder. İktidar, kulağı sağır eder. Alkış, vicdanı boğar.
Yoksulken merttiler; zenginleşince maskeleri düştü.
Dün, gece gündüz mücadele edenlerin, bugün, makamlarını korumak için en yakınlarını bile harcayabildiğini görmek rahatsız edicidir ama şaşırtıcı değildir.
Çünkü dava söylemi, haramın tatlı sıcaklığıyla tanışınca erir. Koltuk, omurgayı bükmek için yaratılmış bir araçtır; çoğu insan bu yükü taşıyacak karaktere sahip değildir.
Bugün yaşanan rezaletleri saymaya kalksan bitmez. Hakim skandalları, bürokratların çürüyen psikolojisi, peş peşe gelen intiharlar, kamu görevlilerinin ilaç bağımlılığı, fuhuş, kumar, uyuşturucu, tarikat kisvesi altında dönen kirli ilişkiler…
“Bu toplum nasıl bu hale geldi?” diye soranlara cevap çok açıktır:
Ahlak, iktidarın merdivenlerine basamak yapılınca; o merdiveni çıkan herkes kirlenir.
Artık sağcısı-solcusu, dindarı-laiki fark etmiyor. Hırsın sınırı bile tahammül edilemeyecek bir noktaya geldi. Birbirine “asla yan yana gelmez” dediğimiz çevreler, aynı sofrada aynı haramın peşinde birleşti. İttifakların değil, çürümenin ortak payda haline geldiği bir çağdayız.
İslam ülkelerinde irtidat yükselirken, Batı’da İslamlaşmanın artması boşuna değildir. Çünkü İslam’a en çok zarar verenler dışarıdaki düşmanlar değil, içerideki ikiyüzlü dostlardır.
Bir ideolojiyi yıkmak isteyen, önce onun sözcülerini yozlaştırır.
Bu proje başarıya ulaşmıştır.
Halkın sessizliği ise cesaretten değil; korkudan ve alışılmışlığı normalleştiren yorgun bir ruh halinden kaynaklanıyor.
İktidar değişse sokakları dolduracak kitleler, bugün “daha beteri gelir” korkusuyla susuyor.
Sessiz kitleler ahlaki çöküşün finansörüdür. Sustukça suç ortağı olurlar.
Aile yapısındaki yıkım bunun yan etkisi değil, doğrudan sonucudur.
Boşanmalar, kopan bağlar, evlenmeyen gençler, aile içinde yabancılaşan bireyler…
Bir toplumun omurgası kırılsa ses çıkarmaz; ama yürüyemez. Şu an Türkiye, sessizce çöken bir omurganın üzerinde yürümeye çalışıyor.
İnsanların aklı ile vicdanı kavga ediyor; iktidar ile iman yarışıyor.
VE ÇOĞU, İMANI KAYBEDİP KOLTUĞU KAZANIYOR.
Bu gidişatın sonu aydınlık değildir.
Bu toplum, kendi içindeki çürümeyle kendi kendini tüketmeye doğru gidiyor. Dış düşman aramaya gerek yok; içeriden çözülüyoruz.
Dün “ahlak” deyip bugünün ahlaksızlığını savunanlar da bu çöküşün taşeronu durumunda.
Artık bazı gerçeklerle yüzleşmenin zamanı geldi:
Müslüman’ın kaybettiği şey iktidar değil; karakterdir.
Yitirilen dava değil; haysiyettir.
Çöken bina değil; toplumun ruhudur.
Bu yoldan dönmek için önce bu çürümenin adını koymak gerekir. Bahane yok.
“Şeytan vesvese verdi” değil.
“Düşman çok güçlüydü” değil.
“Reel politik zorladı” değil.
Suç, bizzat insanın kendindedir.
Ve şu gerçeği yazının göbeğine çivi gibi çakmak gerekir:
İKTİDAR MÜSLÜMANLARI BOZDU, ÇÜRÜTTÜ!
Dün başı dik olanların bugün eğik gezmesi bu yüzdendir.
Dün zalime karşı yürüyenlerin bugün zalimle yürüdüğünü görmek bu yüzdendir.
Dün haramla savaşanların bugün haramı “meşru kılıf”la pazarlaması bu yüzdendir.
Toplum bir uçurumdan aşağı yuvarlanıyorsa, yapılacak ilk iş yuvarlandığını kabul etmektir.
Aksi halde, çöküş devam edecek…
Ve gün gelecek, bu toplum kendi kendinin kaderini kendi elleriyle mühürleyecek.”(G. Dihkan’dan alıntı)
ZEYL: Gökhan kardeşimin, kendine ait sosyal basın sayfasında paylaştığı bu yazıyı köşeme almak için çok tereddüt ettim. Zira, mevcut olan ama yüzleşmekten korktuğumuz, benimde korktuğum vahim durumumuzu, çok vahim bir şekilde yazıya dökmüştü. Durumumuzu yazıya dökmek, görünür kılmak ve yazarken mecburen görmek durumunda kaldığımız bu durum, beni korkutuyor, ürkütüyor, yarınlar için dehşete düşürüyordu.
Evet. Bendenizin de içinde olduğu , bu tablonun içinde yer alan, çürümeden bir miktar da olsa payını alan, benimde dahil olduğum, vebali olan ve destek verdiğim bir büyük camianın durumunu , bu satırlarda böyle görmek, korkutucu, ürkütücü ve ümitsizlik aşılayan bir durum olması nedeniyle, ellerim titreyerek yazdım.
Yazarken de “bu kadar da değil” ikilemini hep yaşadım ve “bu kadar da olmasa gerek” diye düşünerek teselli buldum, bir miktar kendi kendimi rahatlattım veya kendimi aldattım mı acaba diye de düşündüm!
Maalesef tamamen olmasa da (yine teselli için böyle diyerek), büyük ölçüde görünen durum budur ve bu durum, yaşı yetmişi aşmış bu camianın insanı ve “dava” adamı olarak beni kahrediyor, hayatımın en ızdıraplı günlerini yaşatıyor.
Hep ümitvar olarak “inşallah bu kadar değil” züğürt tesellisine sığınarak, bu kadar ise, tireyip kendimize gelmenin zamanı geçti, geçiyor diyerek, bir an önce dönüşün ümidini yaşıyor, yaşamak istiyorum.
kaynak: yeni sakarya gazetesi