SAHTE DİNDARLIK
Sahte Dindarlık: Dinin İçinden Dine Verilen En Büyük Zarar
Bir toplum için dinsizlik elbette önemli bir meseledir; çünkü insanın Allah’a, ahirete, hesaba ve mutlak hakikate karşı duyarsızlaşması büyük bir manevî kopuştur. Fakat bundan daha sinsi, daha yıkıcı ve çoğu zaman daha tehlikeli olan başka bir hastalık vardır: “sahte dindarlık.”
Çünkü dinsizlik kendisini çoğu zaman açıkça belli eder. İnsan neye inandığını ya da inanmadığını ortaya koyar. Fakat sahte dindarlık öyle değildir. O, dinin kelimelerini kullanır, dinin sembollerini taşır, dinin görüntüsüne bürünür; fakat dinin ahlakını, adaletini, merhametini, emanet bilincini ve kul hakkı hassasiyetini yok eder. Bu yüzden SAHTE DİNDARLIK, yalnızca BİREYSEL bir GÜNAH DEĞİL; TOPLUMSAL bir FELAKETTİR.
Ritüel Varsa Ahlak da Var Sanma Yanılgısı
Bir toplumda en büyük ahlaki bozulmalardan biri, “ibadet ile karakterin birbirine karıştırılmasıdır.” Elbette namaz, oruç, hac, Kur’an okumak, zikir ve dua İslam’ın çok kıymetli unsurlarıdır. Bunlar küçümsenemez. Fakat mesele şudur: Bu ibadetler insanı dönüştürmüyorsa, kalbi temizlemiyorsa, haramdan uzaklaştırmıyorsa, kul hakkına karşı hassas kılmıyorsa, o zaman ortada büyük bir çelişki vardır.
Kur’an, namazın insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyması gerektiğini bildirir. Demek ki namaz sadece bedensel hareketlerden ibaret değildir. Namaz, insanın Allah karşısında haddini bilmesidir. Secde, yalnız alnı yere koymak değil; kibri, hırsı, zulmü, haksızlığı ve menfaatperestliği de yere bırakmaktır.
Bir insan NAMAZ KILIYOR ama KAMU MALI YİYORSA, ORUÇ TUTUYOR ama YETİMİN HAKKINA el uzatıyorsa, HACCA gidiyor ama İŞÇİSİNİN HAKKINI vermiyorsa, KUR’AN okuyor ama YALAN söylüyorsa, DİNİ KONUŞUYOR ama ADALETTEN kaçıyorsa, burada ibadetin özü kaybolmuş demektir. Geriye sadece kabuk kalmıştır.
KABUK DİN DEĞİLDİR. GÖRÜNTÜ İMAN DEĞİLDİR. SILOGAN TAKVA DEĞİLDİR.
Kur’an’ın Uyardığı Dindarlık Tipi
Kur’an’ın en sert uyarılarından biri, dinî görüntü taşıyıp ahlaken çürümüş insan tipinedir. Maûn Suresi’nde; “ namaz kıldığı halde yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen, gösteriş yapan ve en küçük yardımı bile esirgeyen insanlardan” söz edilir. Bu çok sarsıcıdır. Çünkü Kur’an burada namazsız insanı değil, “namaz kıldığı halde merhametsizleşmiş insanı” hedef alır.
Demek ki Allah katında mesele yalnızca “ibadet ediyor görünmek” değildir. Mesele, ibadetin insanı hangi ahlaka taşıdığıdır. Eğer NAMAZ MERHAMET DOĞURMUYORSA, ORUÇ NEFSİ TERBİYE ETMİYORSA, ZEKAT SERVET HIRSINI KIRMIYORSA, HAC İNSANA TEVAZU kazandırmıyorsa, KUR’AN okumak kişiyi ADALETE yaklaştırmıyorsa, ortada dinin ruhundan kopmuş bir ŞEKİLCİLİK vardır.
İşte sahte dindarlık tam burada başlar.
Sahte dindar insan, dini Allah’a yaklaşmak için değil, insanlar üzerinde itibar kurmak için kullanır. Dini kendisini düzeltmek için değil, başkalarını susturmak için kullanır. Dini nefsine karşı bir ölçü yapmak yerine, çıkarlarına kalkan yapar. Haramını gizlemek için helal kelimeleri kullanır. Zulmünü örtmek için dua cümleleri kurar. Hırsızlığını perdelemek için cami fotoğrafı verir. Adaletsizliğini savunmak için ayet okur.
Bu, sadece AHLAKSIZLIK değildir. Bu, dinin haysiyetine karşı işlenmiş ağır bir İHANETTİR.
Kamu Malı ve Kul Hakkı Meselesi
İslam’da KUL HAKKI, en ağır sorumluluklardan biridir. Çünkü Allah dilerse kendi hakkını affeder; fakat kul hakkı, HAKKI YENİLEN İNSANLA HESAPLAŞMAYI GEREKTİRİR. KAMU MAL ise TEK BİR KİŞİNİN DEĞİL, MİLYONLARIN HAKKIDIR. “Devletin imkânını şahsi servete çevirmek, ihaleyi yandaşa vermek, makamı aileyi ve çevreyi zenginleştirme aracına dönüştürmek, rüşvet almak, torpil yapmak, liyakati ezmek, fakirin hakkını zenginin kasasına aktarmak sıradan bir GÜNAH değildir. Bunlar doğrudan doğruya ZULÜMDÜR.”
Bir insanın alnı secdeye değiyor olabilir. Fakat o alın, “yetimin hakkını yiyen bir aklın, harama uzanan bir elin, zulme susan bir kalbin parçasıysa,” o secde insanı kurtarmaz. Çünkü secde, insanı Allah’ın huzurunda küçültmelidir. Eğer secde eden kişi hâlâ kibirli, açgözlü, zalim ve hilekâr kalıyorsa, orada secdenin hakikati kalbe inmemiştir.
Dindarlık, kamu malına el sürmemektir. Dindarlık, emanete ihanet etmemektir.
Dindarlık, yoksulun hakkını korumaktır. Dindarlık, güçlü karşısında eğilmemek; mazlum karşısında merhametli olmaktır.
Dindarlık, “bizden” olanın hırsızlığına göz yummamak, “bizden değil” diye mazlumun hakkını inkâr etmemektir.
Aksi halde din, adaletin kaynağı olmaktan çıkar; kabileciliğin, çıkarcılığın ve iktidar hırsının süsü hâline gelir.
Sahte Dindarlığın En Büyük Zararı: Dini Kirletmesi
Sahte dindarlığın topluma verdiği en ağır zarar, insanların sadece parasını, hakkını ve emeğini çalması değildir. Daha büyük bir yıkım vardır: “İnsanların dinle olan güven ilişkisini bozması.”
Bir toplum, sürekli dinî sloganlar atan ama yolsuzluk yapan insanları gördükçe, zamanla şöyle düşünmeye başlar: “Demek ki dindarlık böyle bir şey.”
İşte en büyük FELAKET budur. Çünkü burada hırsız yalnızca mal çalmaz; insanın Allah’a, dine, ibadete ve ahlaka duyduğu saygıyı da yaralar. Zalim yalnızca mazlumu ezmez; dinin adalet iddiasını da insanların gözünde lekeler. Rüşvetçi yalnızca haksız kazanç elde etmez; “helal-haram” kavramını da itibarsızlaştırır.
Bu yüzden “sahte dindar insan, açıktan günah işleyen insandan daha tehlikeli olabilir. Çünkü açıktan günah işleyen kişinin kötülüğü kendisine aittir. Fakat dini kullanarak kötülük yapan kişi, kötülüğünü dinin hanesine yazdırır. İnsanlar onun ahlaksızlığını onun nefsinden değil, temsil ettiğini iddia ettiği dinden bilir. Böylece din, kendi mensuplarının eliyle yaralanır.”
Bu, çok ağır bir vebaldir.
Münafıklık Tehlikesi
İslam geleneğinde bu hastalığın adı bellidir: “münafıklık.” Münafıklık, yalnızca “içten inanmamak” değildir; aynı zamanda hakikati görüntüyle perdelemek, dini menfaat için kullanmak, söz ile hayat arasında uçurum oluşturmaktır.
MÜNAFIK tip, dindar görünür ama hakikatte ÇIKARININ kuludur. ALLAH der ama PARAYA TAPAR. ADALET der ama kendi ADAMINI KAYIRIR. ÜMMET der ama SERVETİNİ BÜYÜTÜR. FAKİR der ama SARAYLARDA yaşar. AHLAK der ama gücü eline geçirince her türlü AHLAKSIZLIĞI meşrulaştırır.
Bu tip insan, toplumun vicdanını zehirler. Çünkü kötülüğü açıkça savunmaz; “iyilik diliyle kötülük yapar. Haramı haram diye değil, “hizmet”, “dava”, “zaruret”, “strateji”, “bizimkiler” gibi kelimelerle savunur.” Böylece toplumun ahlak terazisi bozulur. Bir süre sonra insanlar hırsızlığa hırsızlık diyemez olur. Rüşvete “iş bitiricilik”, torpile “sadakat”, israfa “itibar”, zulme “güçlü devlet”, suskunluğa “hikmet” denmeye başlanır. İşte sahte dindarlık, kavramları böyle öldürür.
Gerçek Dindarlığın Ölçüsü
Gerçek dindarlık, insanın yalnız CAMİDE nasıl göründüğüyle DEĞİL; PAZARDA, MAKAMDA, MAHKEMEDE, AİLEDE, SOKAKTA, İŞYERİNDE, DEVLET KAPISINDA nasıl davrandığıyla ölçülür.
Bir insanın gerçek dindarlığı şu sorularda ortaya çıkar:
Yetimin hakkına el uzatıyor mu?
Kamu malına kendi malı gibi mi bakıyor, yoksa ganimet gibi mi görüyor?
Gücü eline geçirince adaletli kalabiliyor mu?
Kendi akrabasına, partisine, cemaatine, çevresine ayrıcalık tanıyor mu?
Yoksulun derdiyle gerçekten dertleniyor mu?
Haksızlık kendi mahallesinden gelince de karşı çıkabiliyor mu?
İşçisinin hakkını zamanında veriyor mu? Konuştuğunda doğru söylüyor mu?
Emanete sahip çıkıyor mu? Güçsüz karşısında merhametli, güçlü karşısında onurlu olabiliyor mu?
İşte dindarlık burada belli olur. Yoksa herkes kalabalık içinde dua edebilir. Herkes kameralar karşısında namaz kılabilir. Herkes kutsal kelimeler kullanabilir. Fakat asıl imtihan, kimsenin görmediği yerde harama el uzatmamaktır. Asıl imtihan, güç sahibiyken adaletten sapmamaktır. Asıl imtihan, çıkarına ters düştüğünde bile hakikati savunmaktır.
Dini Savunmak, Sahte Dindarlığı Eleştirmekle Başlar
Bazıları sahte dindarlığı eleştirmeyi dine saldırı zanneder. Oysa tam tersidir. Sahte dindarlığı eleştirmek, dini savunmaktır. Çünkü dinin itibarı, onu çıkar aracı yapanların elinden kurtarılmadıkça korunamaz.
Dini en çok yıpratanlar, dine açıktan düşmanlık edenler değildir. Dini en çok yıpratanlar, dini kendi çıkarlarına perde yapanlardır. Çünkü onlar Allah’ın adını kullanarak insanların güvenini kazanır, sonra o güveni istismar ederler.
Bu yüzden bir toplumda gerçek dinî uyanış, sadece camilerin dolmasıyla başlamaz. Gerçek uyanış, kul hakkı bilincinin dirilmesiyle başlar. Kamu malına dokunmanın büyük günah sayılmasıyla başlar. Rüşvet alanın, torpil yapanın, yalan söyleyenin, mazlumu ezenin, servetini halkın sırtından büyütenin “dindar” diye alkışlanmamasıyla başlar.
Gerçek dindarlık, ahlak ister. Gerçek dindarlık, adalet ister.
Gerçek dindarlık, merhamet ister. Gerçek dindarlık, hesap bilinci ister.
Bunlar yoksa geriye sadece dekor kalır. Dini dekor hâline getirenler ise yalnız kendilerini değil, toplumu da çürütür.
Sonuç: Din Görüntüyle Değil, Ahlakla Yaşanır
Bir toplum, sahte dindarlığın tehlikesini anlamadan ahlaki olarak ayağa kalkamaz. Çünkü sahte dindarlık, kötülüğü sıradanlaştırmakla kalmaz; kötülüğe kutsal bir maske takar. Bu maske kaldırılmadıkça ne adalet sağlanır ne güven tesis edilir ne de dinin haysiyeti korunur.
Namaz, insanı kötülükten alıkoymalıdır. Oruç, nefsi terbiye etmelidir. Hac, insana tevazu kazandırmalıdır. Kur’an, hayatı değiştirmelidir. Dua, insanı daha dürüst, daha merhametli, daha adil yapmalıdır. Eğer bütün bunlar insanı değiştirmiyorsa, orada dindarlık değil, alışkanlık vardır. İman değil, görüntü vardır. Takva değil, rol vardır.
Ve en acı gerçek şudur: “Bir toplum dinsizlikten zarar görebilir; fakat sahte dindarlık, hem toplumu hem de dinin toplumdaki itibarını birlikte yaralar.” Çünkü dinsizlik insanı dinden uzaklaştırabilir; ama sahte dindarlık, insanı dinden soğutur. Bu yüzden bugün yapılması gereken şey açıktır: “Dini, onu istismar edenlerin elinden kurtarmak; ibadeti ahlakla, imanı adaletle, takvayı kul hakkı hassasiyetiyle yeniden buluşturmaktır.”
Çünkü ALLAH KATINDA DEĞERLİ OLAN, DİNDAR GÖRÜNMEK DEĞİL; HAKİKATEN TEMİZ, ADİL, MERHAMETLİ VE DÜRÜST KUL OLABİLMEKTİR. (G. Dihkan)
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ