Türkiye’de siyasetin en büyük ahlaki krizi, artık sağ-sol meselesini, iktidar-muhalefet ayrımını, parti amblemlerini çoktan aşmış durumdadır. Mesele yalnızca bir kişinin, bir partinin, bir dönemin meselesi değildir. Mesele, SİYASETİN HALK İÇİN YAPILAN bir HİZMET olmaktan ÇIKARILIP, ŞAHSİ YÜKSELİŞ, NÜFUZ, ÇEVRE EDİNME, ZENGİNLEŞME ve DOKUNULMAZLIK alanı hâline getirilmesidir.
Bugün herhangi bir siyasetçinin çıkıp “Siyasetten para kazanma işi bitti” demesi, halkın aklıyla alay eder gibi duyuluyorsa bunun sebebi toplumun paranoyak olması değildir. Sebep, milletin yıllardır aynı manzarayı seyretmesidir. SİYASETE MÜTEVAZİ imkânlarla GİRENLERİN, yıllar sonra LÜKS KONUTLARLA, PAHALI ARAÇLARLA, GÖRKEMLİ DÜĞÜNLERLE, çevrelerine açılan KARİYER kapılarıyla, genişleyen MAL VARLIKLARIYLA anılması tesadüf değildir. Halk bunu görüyor, hissediyor, konuşuyor.
Bir yandan emekli geçinemiyor, işçi kira ödeyemiyor, genç evlenemiyor, esnaf kepenk kapatıyor; öte yandan siyasetin etrafında dönenlerin hayat standardı sürekli yükseliyorsa burada büyük bir AHLAKİ ÇÜRÜME var demektir.
SİYASET, aslında MİLLETİN DERDİNİ OMUZLAMA SANATIDIR. Siyasetçi, halkın sofrasından eksilen ekmeği kendi sofrasına katmak için değil, halkın sofrasını büyütmek için vardır. Makam, servet üretme aparatı değildir. Milletvekilliği, belediye başkanlığı, il başkanlığı, bakanlık, genel başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı; bütün bu makamlar insana ÜSTÜNLÜK değil, SORUMLULUK yükler. Fakat TÜRKİYE’DE MAKAM çoğu zaman SORUMLULUK değil, İMTİYAZ olarak görülüyor. İşte asıl FELAKET budur.
Bir insan siyasete girmeden önce neyse, siyasetten çıktıktan sonra da en azından açıklanabilir, denetlenebilir, hesabı verilebilir bir hayat standardına sahip olmalıdır. Siyasete bir yüzükle girip saraylarla, şirketlerle, ihalelerle, medya bağlantılarıyla, imar ilişkileriyle, akraba zenginleşmeleriyle çıkmak milletin vicdanında meşru görülmez. Hatta daha yüksek ahlak şunu gerektirir: Siyasete zengin giren kişi, halka hizmet uğruna malından, rahatından, imkânından fedakârlık ederek daha mütevazı çıkabilmelidir.
Çünkü HİZMET ALMAKLA değil, VERMEKLE olur.
İslam’ın kamu ahlakı da bunu emreder. Devlet malı, millet malıdır. Yetimin hakkı, yoksulun hakkı, emekçinin hakkı, mazlumun hakkı oradadır. KAMU MAKAMI BİR GANİMET KAPISI DEĞİLDİR. İslam’a göre emanet ehline verilir; emaneti üstlenen de hesabını Allah’a vereceğini bilerek titrer. “Ben seçildim, o hâlde dilediğimi yaparım” anlayışı İSLAMİ DEĞİL, FİRAVUNİ bir anlayıştır. Çünkü MAKAM BÜYÜDÜKÇE HESAP DA BÜYÜR. YETKİ ARTTIKÇA VEBAL DE ARTAR.
Hz. Ömer’in devlet malı konusundaki hassasiyeti boşuna anlatılmaz. Çünkü İslam siyasetinde ideal yönetici, devletin imkânını kendi ailesinin, yakınlarının, çevresinin menfaatine kullanan kişi değildir. İDEAL YÖNETİCİ, KENDİ NEFSİNE KARŞI EN SERT, MİLLETİN HAKKINA KARŞI EN HASSAS KİŞİDİR. Bugün siyasetçilerden beklenen de budur: Mal varlığını açıklamak, yakınlarının kamu ve medya ilişkilerini şeffaf kılmak, makamdan doğan avantajları reddetmek, lüks ve israftan uzak durmak, halka yukarıdan değil, halkın içinden bakmak.
Fakat Türkiye’de siyaset sınıfı uzun zamandır tersinden işliyor. İktidar tarafında da muhalefet tarafında da aynı hastalığın farklı renkleri görülüyor. Bir taraf devlet gücüne yaslanıyor, öbür taraf muhaliflik ahlakı üzerinden dokunulmazlık bekliyor. Oysa hırsızlığın sağı solu olmaz. İsrafın partisi olmaz. Kamu imkânı üzerinden zenginleşmenin ideolojisi olmaz. Bir siyasetçi iktidardayken de muhalefetteyken de aynı ahlaki ölçüye tabidir. Halkın parasına, makamın imkânına, belediyenin bütçesine, devletin nüfuzuna yaklaşırken eli titremeyen adamın millete hizmet iddiası inandırıcı değildir.
Bugün toplumun öfkesi biraz da bu ikiyüzlülüğedir. Siyasetçiler meydanlarda yoksulluktan, adaletten, emekten, halktan söz ederken kendi hayatlarında halktan kopuk bir lüks üretiyorlarsa, o sözler artık millete samimi gelmez. Halk kuru ekmeğin hesabını yaparken siyasetçinin saraylarda düğün yapması, pahalı sofralarda görünmesi, çocuklarının ve eşlerinin sistem içinde kolayca yer bulması, çevresinin sürekli yükselmesi toplumda haklı bir öfke doğurur. Bu öfke kıskançlık değil, adalet arayışıdır.
Çünkü mesele bir insanın zengin olması değildir. Helal yoldan ticaret yapan, üreten, çalışan, risk alan, vergi veren, istihdam sağlayan insanın zenginliği ayrı bir şeydir. Ama siyaset üzerinden güç devşiren, makamın gölgesinde çevre edinen, kamu ilişkileriyle servet büyüten, sonra da millete ahlak dersi veren siyasetçi ayrı bir şeydir. Halkın itirazı zenginliğe değil; açıklanamayan, hesabı verilmeyen, siyasetle birlikte büyüyen zenginliğedir.
Bu yüzden Türkiye’de gerçek bir SİYASİ AHLAK DEVRİMİNE ihtiyaç vardır. Her siyasetçi göreve başlarken ve görevden ayrılırken mal varlığını ayrıntılı biçimde açıklamalıdır. Eşi, çocukları, kardeşleri ve yakın çevresi üzerinden oluşan ekonomik sıçramalar denetlenmelidir. Belediye, bakanlık, parti ve kamu bağlantılı bütün ihaleler şeffaf olmalıdır. Siyasetçilerin yakınlarının medya, şirket, kamu kurumu ve belediye iştiraklerindeki konumları kamuoyu tarafından bilinmelidir. Çünkü millet adına kullanılan yetki, milletin denetimine açık olmak zorundadır.
Siyasetçi lüksle arasına mesafe koymalıdır. Halk yoksulluk içindeyken ihtişam sergilemek sadece zevksizlik değil, ahlaki körlüktür. Bir ülkede milyonlarca insan açlık sınırında yaşıyorsa, kamu görevi üstlenenlerin hayat tarzı özel bir hassasiyet gerektirir. Siyasetçi “Benim param, istediğimi yaparım” diyemez. Çünkü onun toplumsal konumu sıradan bir zenginlik konumu değildir. O, halk adına konuşan, halktan oy isteyen, halkın kaderine müdahale eden kişidir. Dolayısıyla onun özel hayatındaki gösteriş bile kamusal bir mesaj taşır.
Bugün Türkiye’de siyasetçinin yeniden tanımlanması gerekiyor. SİYASETÇİ, MAKAMLA ZENGİNLEŞEN ADAM DEĞİL; MAKAMDA YIPRANAN, YORULAN, BEDEL ÖDEYEN ADAM OLMALIDIR. SİYASETÇİ, HALKIN SIRTINA BİNEN DEĞİL; HALKIN YÜKÜNÜ SIRTLANAN kişi olmalıdır. Siyasetçi, millete tepeden bakan değil; milletin derdiyle dertlenen kişi olmalıdır. Siyasetçi, çevresini ihya eden değil; ADALETİ İHYA EDEN kişi olmalıdır.
Bu ölçü iktidar için de geçerlidir, muhalefet için de. Çünkü millet artık parti rozetine bakarak aldanmak istemiyor. “Bizden” diye susmak, “onlardan” diye bağırmak ahlak değildir. AHLAK, YANLIŞ KİMDEN GELİRSE GELSİN YANLIŞ DİYEBİLMEKTİR. Bir siyasetçi kendi mahallesindense yolsuzluğu görmezden gelmek, karşı mahalledense aynı suça öfke kusmak samimiyetsizliktir. Müslüman için ölçü kişi değil haktır, parti değil adalettir, menfaat değil emanettir.
Sonuç olarak Türkiye’nin asıl ihtiyacı daha çok siyasi SILOGAN değil, daha çok AHLAKTIR. Daha çok PARTİ değil, daha çok HESAP verebilirliktir. Daha çok NUTUK değil, daha çok ŞEFFAFLIKTIR. Daha çok MAKAM KAVGASI değil, daha çok EMANET bilincidir.
SİYASETE GİRECEK İNSAN BİLMELİDİR: BU YOL SERVET YOLU DEĞİL, HİZMET YOLUDUR. Bu yol GÖSTERİŞ yolu değil, FEDAKARLIK yoludur. Bu yol ALMA yolu değil, VERME yoludur. Millete ve İslam’a hizmet ettiğini söyleyen kişi önce kendi nefsinden, kendi konforundan, kendi çevresinin çıkarından vazgeçebilmelidir.
Çünkü gerçek hizmet, halktan alarak değil, halka vererek yapılır. Gerçek siyaset, makamla büyümek değil, milletin derdi karşısında küçülmeyi bilmektir. Gerçek dava adamı, siyasete bir yüzükle girip saraylarla çıkan değil; imkânı varken nefsini dizginleyen, makamı varken adaletten ayrılmayan, gücü varken kamu hakkına el uzatmayan adamdır.
Bu ülkenin kurtuluşu da tam burada başlar: Siyasetin servet kapısı olmaktan çıkarılıp yeniden emanet, hizmet ve hesap verme kapısı hâline getirilmesinde. (G.Dihkan)
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ
