SOSYAL BASINDA yapılan bir paylaşımda Yusuf Kaplan şunları söylemiş:

“Liselerdeki gençlerin % 95’inin İslami bir derdi, hayali yok. Gençler İslam’a olan aidiyet bağlarını kaybetmiş durumda. Bu hale gelinmesinin asıl sorumluları aileler, eğitim kurumu, dolasıyla devletin bizatihi kendisidir. Toplumda İslam’ı terk etme süreci yaşanıyor hızla. Acil önlemler alınması şart. Türkiye’nin istiklal ve istikbali tehlikede!”

Yusuf Kaplan’ın liselerdeki gençlere dair yaptığı uyarı, sıradan bir yakınma değil; Türkiye’nin önüne konulmuş ağır bir muhasebe çağrısıdır.

Mesele yalnızca gençlerin namazdan, camiden, ilmihal bilgisinden uzaklaşması değildir. Daha derinde, çok daha sarsıcı bir kopuş yaşanmaktadır: Genç kuşakların büyük bir kısmı İslam’ı hayatı kuran bir hakikat olarak değil, geçmişe ait kültürel bir miras, aile büyüklerinin hassasiyeti veya resmi günlerde hatırlanan bir kimlik unsuru gibi görmeye başlamıştır.

Bu tablo hiç iç açıcı değildir. Çünkü bir toplumun gençliği sadece sınav başarısıyla, diploma sayısıyla, teknoloji kullanma becerisiyle ayakta kalmaz.

Bir milletin istikbali, gençlerinin neye inandığıyla, neyi kutsal bildiğiyle, ne uğruna fedakârlık yapabileceğiyle doğrudan ilgilidir.

Eğer bir gençliğin zihninde İslam bir dava olmaktan çıkmışsa, kalbinde ümmet şuuru sönmüşse, ahlak anlayışı ekranların, modaların, haz kültürünün ve seküler telkinlerin eline bırakılmışsa, orada yalnızca dinî bir zayıflamadan değil; medeniyet krizinden söz etmek gerekir.

Bugün liselerdeki gençlerin önemli bir kısmı İslam’a karşı açık bir düşmanlık içinde olmayabilir.

Fakat daha tehlikelisi şudur: Büyük bir kısmı İslam’a karşı kayıtsızdır.

Düşmanlık bazen cevap üretir; kayıtsızlık ise ruhu öldürür.

Genç, Allah’a isyan ettiğinin bile farkında olmayacak kadar dünya gürültüsüne gömülmüşse, mesele artık basit bir “gençlik problemi” değildir. Bu, aileden okula, medyadan siyasete, camiden cemaat yapılarına kadar herkesin önüne konulmuş büyük bir İFLAS tablosudur.

Aileler çocuklarını iyi okullara göndermeyi, iyi meslek sahibi yapmayı, konforlu bir hayat kurdurmayı başarı sanıyor.

Fakat aynı çocukların imanını, ahlakını, haya duygusunu, helal-haram hassasiyetini, ümmet bilincini kaybetmesini yeterince dert edinmiyor. Evlerde Kur’an sesi azaldı, dua dili zayıfladı, baba otoritesi ekran karşısında eridi, anne şefkati çoğu zaman tüketim kültürünün baskısı altında yoruldu. Çocuklar evde İslam’ı yaşayan bir örneklikten çok, arada bir öğüt veren ama hayatın bütününde sekülerleşmiş yetişkinler görüyor. Böyle bir ortamda gençlerin İslam’a güçlü bir aidiyet duymamasına şaşırmak, gerçeği görmek istememektir.

Eğitim sistemi ise başlı başına ayrı bir yaradır. Bu ülkenin okulları gençlere bilgi veriyor olabilir; ama HİKMET vermiyor. Meslek kazandırmaya çalışıyor; ama ŞAHSİYET inşa edemiyor. Sınavlara hazırlıyor; ama hayatın anlamına dair güçlü bir cevap sunamıyor. Gençlere sürekli rekabet, kariyer, başarı, para, statü ve bireysel kurtuluş telkin ediliyor. Fakat “Niçin yaşıyorsun?”, “Kime karşı sorumlusun?”, “Hak nedir?”, “Adalet nedir?”, “Allah’ın rızası hayatın neresindedir?” soruları ya hiç sorulmuyor ya da yüzeysel geçiliyor.

Bunun sonucunda ortaya diplomalı ama KÖKSÜZ, zeki ama İDEALSİZ, hızlı ama DERİNLİKSİZ, özgüvenli ama İSTİKAMETSİZ bir gençlik çıkıyor.

Bu gençlik ekran çağının çocuğudur; her şeyi görüyor ama HAKİKATİ seçemiyor. Her konuda fikri var ama çoğu zaman sağlam bir ÖLÇÜSÜ yok. Her şeye erişebiliyor ama kendi RUHUNA ulaşamıyor.

Devletin ve iktidar sahiplerinin sorumluluğu da burada ağırdır. Yıllardır muhafazakâr söylemlerle yürüyen bir ülkede, gençlerin İslamî aidiyetinin bu kadar zayıflaması, yalnızca ailelerin ihmaliyle açıklanamaz.

Eğer gençlik lüks, gösteriş, yolsuzluk, adaletsizlik, torpil, kibir ve ikiyüzlülük görüyorsa; sonra da bu düzenin sahipleri dinî kavramlarla konuşuyorsa, gençlerin zihninde büyük bir kırılma oluşur. Din adına konuşanların hayatı dine şahitlik etmiyorsa, gençler önce konuşanlardan, sonra onların temsil ettiğini sandığı değerlerden uzaklaşır.

Bu yüzden en büyük tehlikelerden biri şudur: KÖTÜ TEMSİL, GENÇLERİN GÖZÜNDE İSLAM’IN HAKİKATİNİ PERDELEMEKTEDİR.

İSLAM ADALETTİR; fakat genç ADALETSİZLİK görüyor. İslam EMANETTİR; fakat genç KAMU MALININ TALAN edildiğini görüyor. İslam TEVAZUDUR; fakat genç KİBİRLİ DİNDARLIK örnekleriyle karşılaşıyor. İslam MERHAMETTİR; fakat genç ÖTEKİLEŞTİREN, AZARLAYAN, sadece YASAKLAYAN bir din dili işitiyor.

Sonra da “gençler niçin uzaklaşıyor?” diye soruluyor. Cevap ortadadır: Gençler çoğu zaman İslam’dan değil, İslam diye sunulan sahte, çelişkili ve ruhsuz TEMSİLLERDEN uzaklaşıyor.

Fakat bu gerçek, gençliğin savruluşunu hafife almamızı gerektirmez. Aksine TABLO ÇOK AĞIRDIR. Çünkü modern seküler kültür boşluk kabul etmez. İslam’ın çekildiği yeri mutlaka başka bir şey doldurur: “hazcılık, nihilizm, bireycilik, cinsiyetsizleşme propagandası, tüketim tutkusu, dijital bağımlılık, ideolojik savrulma, kimliksizlik ve amaçsızlık.” GENÇ bir kalp VAHYİN TERBİYESİYLE buluşmazsa, ÇAĞIN PUTLARI tarafından terbiye edilir.

Bugün mesele yalnızca “gençler dinden uzaklaşıyor” meselesi değildir. Mesele, Türkiye’nin ruh kökleriyle bağı koparılmak istenen bir nesil meselesidir. Bir milletin ordusu güçlü, yolları geniş, binaları yüksek, teknolojisi gelişmiş olabilir. Ama gençliğinin kalbinde iman, zihninde hakikat, hayatında ahlak yoksa o millet içten içe çöker. Çünkü MEDENİYET, BETONLA DEĞİL İNSANLA KURULUR.

İNSAN DA İMAN, AHLAK VE ADALETLE İNSAN OLUR.

Bu yüzden acil önlemler şarttır. Fakat bu önlemler sadece konferans yapmak, birkaç slogan üretmek, gençlere üstten bakan nasihatler vermek değildir. GENÇLİK SAMİMİYET ister. Gençlik ÖRNEKLİK ister. Gençlik ADALET ister. Gençlik KURU VAAZ değil, YAŞANAN HAKİKAT görmek ister. İslam’ın sadece yasaklardan ibaret olmadığını; aynı zamanda izzet, özgürlük, merhamet, adalet, direniş, ilim ve şahsiyet olduğunu görmek ister.

AİLE yeniden ev olmalıdır. OKUL yeniden terbiye mekânı olmalıdır. CAMİ gençlerin yabancı hissetmediği bir rahmet kapısı olmalıdır. DEVLET adaletiyle güven vermelidir. DİNDARLAR söylemleriyle değil, hayatlarıyla İslam’a şahitlik etmelidir.

Aksi hâlde gençlere ne kadar “İslam’dan kopmayın” dense de, onlar gördükleri çelişkiler yüzünden uzaklaşmaya devam edecektir.

Yusuf Kaplan’ın uyarısı bu bakımdan ciddiye alınmalıdır. Oranlar tartışılabilir, tespitlerin dili eleştirilebilir; fakat ortada inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır: ”Gençliğin ruh dünyasında büyük bir çözülme yaşanmaktadır. Bu çözülme durdurulmazsa Türkiye yalnızca dindar nesil idealini değil, kendi tarihî sürekliliğini, kültürel hafızasını ve medeniyet iddiasını da kaybeder.”

Bugün yapılması gereken şey paniğe kapılmak değil, hakiki bir seferberlik başlatmaktır. Ama bu seferberlik önce samimiyetle başlamalıdır. Çünkü gençlik SAHTE DİNDARLIĞI da, ÇIKARCI MUHAFAZAKARLIĞI da, SILOGAN MÜSLÜMANLIĞINI da hemen fark eder.

Gençliği yeniden İslam’la buluşturmak isteyenler önce İslam’ı kendi hayatlarında yeniden diriltmek zorundadır. “Adalette, ahlakta, emanet bilincinde, merhamette, ilimde, cesarette ve dürüstlükte diriltmek zorundadır.”

Aksi hâlde bugünkü kopuş yarının büyük yıkımına dönüşür. Ve o gün geldiğinde mesele yalnızca gençlerin kaybı olmayacaktır; bir milletin ruhunu kaybetmesi olacaktır.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ