Yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde [1945-1975 arasını kastediyoruz], özellikle sanayileşmiş [merkez] ülkelerin çalışanlar sınıfının [gelin proletarya diyelim] önemli kazanımlar elde ettiğini biliyoruz. Çünkü dönemin sermaye birikim modeli [buna da ithal ikamecilik ya da sosyal refah devleti diyelim] bu sınıfın satınalma gücünün yükseltilmesi üzerine inşa edilmiştir. Daha açık söyleyelim. Birikim modeli, çalışanlara yüksek ücretler verilmesini gerektirmektedir.

Neden mi? Dönem boyunca, üretim faaliyeti daha çok yurtiçi talebi karşılamaya dönük olarak gerçekleştirilmiştir. Kapitalist sistemin çalışabilmesi bir başka ifade ile üretim faaliyetinin sürekli kılınabilmesi için, yurtiçi talep [iç pazar] canlı olmalıdır. Bu canlılık, sistemin aynı zamanda tüketicileri olan çalışanlar sınıfına yüksek ücretler verilir ise oluşturulabilecektir. Diğer taraftan gümrük duvarları yükseltilerek yurtiçindeki üretici birimler uluslararası rekabete karşı korunmuştur. Rekabet kaygısı taşımayan üretici birimler, yurtiçi talebin daralmasına ve satışların düşmesine sebep olacağı için, ücretleri baskı altında tutup maliyetleri düşürme politikasına uzak durmuştur.

***

Ne var ki, 1980’li yılların başından itibaren yükselen “neoliberal dalga” ile birlikte mal ve sermaye hareketlerini serbestleştirmeyi amaçlayan politikaların [bu politikaları küreselleşme olarak isimlendirmenizde bir sakınca yok] hayata geçirilmesi bu anlayışı değiştirmiştir. Zira üretim faaliyeti artık, uluslararası talep [dış pazarlar] daha fazla dikkate alınarak gerçekleştirilmektedir. Bu değişimin bir yansıması olarak, rekabet ve etkinlik gibi kavramlar, belki de daha önce hiç olmadığı kadar önem kazanmaktadır. Bu durumda yapılması gereken bellidir: Üretim maliyetlerini düşürmek yâni ücretleri aşağıya doğru çekmek.

Şunu söylemek istiyorum. Mal ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi süreci, emek piyasalarının [ücretlerin reel olarak geriletilmesini sağlayacak biçimde] yeniden düzenlenmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Birikim modelini köklü bir biçimde değiştiren bu süreç, emek piyasaları yeniden düzenlenerek tahkim edilmelidir.

Nitekim yeni paradigmanın felsefesine uygun olarak, 1980’li yılların başından itibaren işçi sendikalarını hedef alan bir ideolojik saldırı ile emek piyasaları “esnekleştirilmiştir”. Daha anlaşılır bir dil kullanalım: Sermaye, bir önceki birikim modeli [ithal ikamecilik demiştik] öyle gerektirdiği için, yüksek reel ücret başta olmak üzere, çalışanlar sınıfına verdiği bütün tavizleri geri almıştır.

Emek piyasalarını esnekleştirmenin çalışanlar üzerindeki etkisi “güvenin ve refahın yitirilmesidir”. Artık, emek sahiplerinin ya kolaylıkla işten çıkarıldığı [“sayısal esneklik”] ya da daha az ücret mukabili [“maliyet esnekliği”] daha fazla çalışmak zorunda kaldığı [“fonksiyonel esneklik”] bir tablo ile karşı karşıya bulunuyoruz.

Ne dersiniz? Piyasaların esnekleştirilmesi sermayenin emeği daha ucuza kapatmasını mümkün kılmıyor mu?