Yazar Fahri Tuna: Necati Mert; Adapazarı’nı Ayakta Tutanın İslâm Olduğunu Göremeyen Taşracı Yazar

Ben Necati Abi’yi ne zaman ve nasıl mı tanıdım? Anlatayım: Beni Selahaddin Şimşek yetiştirdi. Necati Mert, Selahattin Abinin yakın dostuydu. Son yılları hariç.

Tanıştığımızda Necati Abi kırk, Selahaddin Abi otuz iki, ben de yirmi beş yaşındayım. Necati Abi Adapazarı Havuzluçarşı’da kitapçıydı, ben de belediyede yeni işe girmiş genç bir mühendis.

Bilenler bilir: Selahaddin Abi sabaha kadar kitap okuyan, öğlene kadar uyuyan, ikindiye doğru evden çıkan bir adamdı. İkindi sonrası ben işten çıkarım, Selahaddin Abi Şaban Abinin(Üstüner) Yavuz Kırtasiye‘sine gelir, buluşuruz. Necati Abi‘nin Gelişim Kitabevi’ne yarım saat takılırız. Sonra İlyas Abi'nin çay ocağı vardı, Şenler Pasajı’nın altında. Çayımızı İlyas Abi'nin orada içer, birkaç tur attıktan sonra, 1999 Depreminde yıkılan Sümerbank’ın önünden, Kurişlerde ablası vardı, o oraya yemeğe giderdi. Ben de yürüyerek evime. Haftanın dört-beş günü böyle geçerdi. Neredeyse her gün Necati Abi’nin kitabevine uğradığımız olurdu.

Hatta hiç unutmam; bir gün yine Necati Abi’nin dükkânında oturuyoruz. Havuzlu Çarşı’nın zemin katında Gelişim Kitabevi’nde, üçümüz. Rutubetten Selahattin Abi'nin diz ağrıları tuttu yine. Bize söylenmeye başladı: Necati Abi’nle ikiniz, alın da yere yepe koyamadığınız Adapazarı’nı başınıza çalın. Onun Adapazarı’nı sitemi Necati Abi’nin taşra tezine ve benim de onu destekliyor oluşumaydı, anlıyorduk.

Selahaddin Şimşek: Taşrayı Ayakta Tutanın İslâm Olduğunu Bir Türlü Söylemiyor Necati Mert

Mehmet Özdemir, Necati Abi‘nin ilginç bir sözünü nakletti: Adapazarı hiçbir zaman kapitalist olamaz diye. Necati Abi için Selahaddin Abi şunu söylerdi: Necati Mert taşra teziniçok güzel anlatıyor ama o taşrayı ayakta tutanın, İstanbul'dan ve Kapitalizmden farklı yapanın İslâm olduğunu söylemiyor. Yahut göremiyor. İslâmî hassasiyetler olduğunu söylemiyor. Sadece sonucu, fotoğrafı anlatıyor, derdi. Bunu söylediği zamanlar Selahattin Abi ile çok yakın bir dostlukları vardı. Siyasal ve dinî açıdan tamamen zıt ama ikisi de edebiyat öğretmeni, ikisi de birinci sınıf yazarlar ve ikisi de birbirine yazılarını göstermedenyayımlamayan iki dostmuş. Meğer ben o zaman öğrendim. Sene 1990. Her yazarın bir ilk okuru varmış. Eserini yayınlamadan önce güvendiği o yazara gösterirmiş. Onlar da yakın iki dost olarak birbirine okutur öyle yayınlarlarmış.

Benim için öncelikle Necati Mert, Bağ Çorbası’dır; onu söyleyeyim. Bağ Çorba’sı, muhteşem bir Adapazarı yazısıdır. Bu ansiklopedide de yer almıştı sanıyorum, 1980’lerin ikinci yarısında yazdığı bir yazıydı. Hem bir deneme hem bir hikâye tadında.

Necati Abi’yle biz de zaman içerisinde dost olduk. Bakın, ‘abi’ diyorum, dikkatiniziçekiyordur, yani Necati Mert değil. Zira haftada üç-dört akşam kitabevinde çayını içtiğimiz,edebiyat ve Adapazarı sohbeti yaptığımız biriydi.

Aralık 1992’de Otuz Sayfalık Yayımlanmamış Bir Söyleşi Yapmıştım Kendisiyle

Necati Abi’yle benim, 1991 yılından, yayınlanmamış bir röportajım var. 1991 yılının Aralık ayında kendisiyle, otuz sayfalık bir söyleşi yapmıştım, evinde. O zaman Çark Caddesi’nde,zannediyorum, Hergeç İşhanı’nın bir katında kirada oturuyordu. Caddeye bakan bir daireydi, hatırlıyorum. Yani kaç saat sürdü bizim söyleşi, bilemiyorum. Kocaman ses teypleri vardı o yıllarda. Kasetli böyle. Onunla kaydetmiştim. Tam otuz sayfa konuştu, sorularımı cevapladı,tek tek. Daktiloya çektim ses kaydını. Sonra kendisine verdim. Üzerinde çalıştı, düzeltti, onayladı. Titiz biriydi. Her sayfada düzeltmeler, not eklemeler filan. Her sayfanın altındaonay imzası atmıştı. 09 Şubat 1992’de, yaklaşık iki ay sonra onaylayıp bana iade etmişti. O söyleşinin neden yayınlanmadığını hatırlamıyorum. Üzerinden otuz üç sene geçmiş. O günlerde benim Yeni Sakarya Gazetesinde yayımlanan Sakaryalı Sanatçılar söyleşi dizim vardı. Birçok şairle, yazarla, sanatçıyla röportajlar yayınlıyordum. Onun için yapmış olmalıyım o söyleşiyi de. Muhtemelen şundan olabilir; benim Adapazarı; Gönlümüzün Başkenti yazım yüzünden, yakın dostu Selahaddin Şimşek'le kavga edip ayrıldılar. Darılıştılar. Belki o hengamede yayınlanmamış olabilir.

Bir gün Ankara'dan Hece Yayınları‘ndan bir telefon aldım. Sizin Necati Mert‘leyayınlanmamış söyleşiniz varmış dediler. Evet var dedim. Artık nasıl haberdar oldularsa. Bir yazımda not düşmüş de olabilirim. Dediler ki, sadece onu değil, Irmak Dergisindeki bütün söyleşilerinizi bir dosya hâline getirin. Bize gönderin, kitap hâlinde yayınlayalım, dediler. Ben de o yayınlanmamış söyleşinin üç sayfasını, tabii kitap sayfasıyla altı-yedi sayfa ediyor, orada yayınladım. Başlığı da buradakiyle aynı zaten: Hikâye Alçakgönüllülüktür. 2015’te Hece’nin yan kuruluşu Cümle Yayınları’ndan Eğri Oturup Doğru Konuşalım adıyla çıktı o kitabım.

Ben bu otuz sayfalık söyleşinin orijinalini yazar kızım Ayşenur Gülsüm ve edebiyat doktoru damadım İsa İlkay Karabaşoğlu’na teslim edeceğim. Bir kopyasının isteyene de verebilirim.

Söyleşiyi yaptığım 1991’de Necati Abi‘nin yayınlanmış üç kitabı vardı henüz. Daha Minnacık Bir Uçurum yayınlanmamış, ondan da bahsediyor. Ankara serüveni… Bu söyleşide,sonraki yıllarda söylediklerinin, kitaplarında yazdıklarının çoğu var. Bunun detayına girmek istemiyorum.

Selahaddin Şimşek’le Darılıştı, Cihat Zafer ile Hakkımızda Nahoş Yazılar Yazdı Necati Mert Abi

Bu arada Necati Abi’yle, benim yazımdan dolayı Selahaddin Abi’yle kavgasından sonra,mesafe girdi bizim aramıza. Hatta bugün Selahaddin Şimşek'in yetiştirdiği, dokunduğu yirmikadar yazar sanatçı varız biz. Cihat Zafer’le gazete sütunlarında kavgalar edildi. Belki burada takip edenler vardır. Çok hoş olmayan tartışmalar oldu. Necati Abi yazılarında, kitaplarına giren, Cihat‘la ikimizin hakkında nahoş, sevimsiz ifadeler yazdı.

Bir gün telefon açtı bana Necati Abi, dedi ki, Fahri, sen yalan söylemezsin, sana bir soru soracağım, dedi. Sor abi, dedim. Selahaddin benim için, onun çayı içilmez dedi mi? Çünkü Cihat Zafer, Selahaddin Abi,‘Necati’nin çayı içilmez’ dediği için oraya gitmiyoruz, yazdı,dedi. Dedim ki, Necati Abi; Selahaddin Abi, benim yanımda böyle bir şey demedi. Ben yokken demiş olabilir mi olabilir. Çok da mantıklı bulmuyorum, doğrusu. Çünkü yıllarca onunla beraber senin çayını çok içtik. Ama Selahaddin Abi senin için şunu söyledi: ‘Necati benim Frenkeştayn’ımdır. Onu Adapazarı’nın ve Müslümanların başına ben bela ettim. Benim vebalim çok öbür dünyada. Ben bunu hatırlıyorum’ dedim. Sana yakışan doğruyu söylemekti, teşekkür ederim, dedi. Aslında bu nakil, bana göre, çayı içilmezden daha ağır bir sözdü. Ama olanı, duyduğum sözü söylemiştim.

Ben Necati Abi‘ye zaman zaman, kitabevinin önünden geçerken kapıdan selâm verirdim.Bazen bir tiyatro girişinde, bazen bir sergide filan karşılaşırdık. El sıkışır, hâl hatır ederdik.Karşılıklı bir saygısızlığımız olmadı. Olmamalıydı. Çünkü biz artık yakın olmasak dageçmişte beraber olmuştuk. Çok çaylar içmiş, muhabbetler etmiş, Adapazarı üzerine onun konuşmalarını dinlemiştik. Ben tabii ondan on beş yaş küçüktüm; pek sözüm yoktu, daha çokdinliyordum. Çok şey öğrendik. Her şeyden önce bu şehrin yetiştirdiği birinci sınıf bir kalemi tanımış olduk.

Cenazesine Gitmediğim Yazara Vefa Programı Düzenlediğim Doğrudur. Ama Rahatsızlığım Kişiliğindendi Yazarlığından Değil

Yine bir gün telefon açtı. Korona Salgınından bir sene kadar önceydi. Fahri, ben Necati Abin,dedi. Buyur abi, dedim. Şehir ve Kültür Dergisinde birlikte yazdığınız Dr. Kamil Uğurlu yanımda. Adapazarı ile ilgili bir kitap hazırlığındaymış. Şehirle ilgili bazı bilgiler gerekiyor. Ben faydalı olamayacağım. Senin telefonunu verebilir miyim, izin verirsen? dedi. Tabii,verebilirsin, dedim. Son telefon görüşmemiz bu oldu. Sonra hakikaten Kâmil Bey ve eşiyle tanıştık. Çok iyi, çok yoğun çalıştılar. Karınca kararınca ben de yardımcı oldum. Sonunda Sakarya-Oş Şehrengizi adıyla, gayet hoş bir kitap çıktı ortaya. Güzel bir kitaptır.

Yine hatırlarsanız, oğlu Emre yeterince sahip çıkmayınca, yayınevini kapatma kararı aldıNecati Abi. Sosyal medya ve basından bir duyuru yaptı, yayınevindeki tüm kitapları %50 indirimle satışa çıkarttı. 19 Mart 2019 Cumartesi günü ben de gittim. Fotoğrafımız da var o günden hatıra. Kendi yazdığı kitaplarından yedi-sekizi vardı. Onları satın aldım. Ödeme için kredi kartımı uzattım. Tabii bana yakışanı yaptım; indirim istemedim. O da teşekkür etti.Bana yakışan oydu. Son görüşmemiz de bu oldu.

Ve netice itibarıyla bu programı neden düzenledi Fahri Tuna? Bir yazar dostum sordu: Cenazesine gitmediğin adama niye vefa programı düzenliyorsun, bu çelişki değil mi? diye. Haklıydı sorusunda. Şöyle cevap verdim. Bir kişinin cenazesine gitmek, o kişiyi olumlamaktır bir bakıma. Hakkını helal etmektir. Kalbim Necati Abi’yi olumlamıyordu, onaylamıyordu, gitmedim. İçimden gelmedi. Peki buna rağmen neden vefa programı düzenliyorum. Onu da açıklayayım, dedim. Tamam, Necati Abi’yle siyasi ve dinî açıdan en ufak bir yakınlığımın olmadığı doğrudur. Ancak bu şehrin yetiştirdiği -bana sorarsanız- Sait Faik değerinde bir yazarı da görmezden gelemedim, gelemezdim. Ne yazsa güzel ve lezzetli yazan bir yazardı Necati Mert. Sadece öykücü değil denemeleriyle de iz bırakan, Türkçeyi çok iyi kullanan bir yazardı. Aynı zamanda, hepimizin olduğu gibi bir Adapazarı âşığıydı. Aile tarafını bilemeyiz. Hepimizin aileleriyle ilgili bazı sorunları olmuş olabilir. Yazarları özel hayatları ve aile taraflarıyla değil de daha çok yazdıkları ve eserleri üzerine değerlendirelim. Bu açıdanbakıldığında bazı yazdıklarına katılmasam da kendisi takdir ettiğim bir yazardı. İnsan tarafına, Necati Abi’ye değil, Yazar Necati Mert’e düzenledim ben bu programı.

Toprağı bol olsun diyorum.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ