Paris’in gettolaşmış banliyölerinden başlayan başkaldırı [isyan] giderek yaygınlaşıyor. Öyle ki, Fransa Hükümeti 1955 senesinde çıkarılmış ancak Fransız Anakarası’nda bugüne kadar hiç uygulanmamış olan “olağanüstü hâl yasasını” yürürlüğe koymak zorunda kaldı (Radikal, 9 Kasım 2005). Söz konusu yasa, Cezayir İç Savaşı sırasında “isyancılarla” mücadele edebilmek amacıyla çıkarılmış.

İsyanın görünen [gösterilen] nedeni, Fransa Hükümetinin banliyölerde yaşayan göçmenlere yâni Kuzey Afrika kökenli müslümanlara yönelik olarak yıllardır izlenmekte olan ayrımcı [dışlayıcı] baskı politikasını sertleştir-miş [derinleştirmiş] olmasıdır.

Bu noktada bir parantez açarak şu ilginç paradoksun altını çizmemiz gerekiyor: İsyanın bastırılması bağlamında, kullandığı provokatif ifadeler ile ön plana çıkan ve doğal olarak günah keçisi haline gelen kişi, kendisi de eski bir Macar göçmeni olan İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy’dir.

***

Ben yaşananların bu şekilde açıklanmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Güvenlik birimlerinin sert davranmış olması, bu büyük ölçekli başkaldırının aslî nedeni olamaz. Fakat bunu söylerken, dışlama [ötekileştirme] politikası ile başkaldırı arasında nedensellik ilişkisi olduğu gerçeğini reddediyor da değilim.

Bir başka açıdan bakılarak, bu başkaldırı, Fransız İhtilali’nin temel ilkelerinin [egalite yâni eşitlik, liberte yâni özgürlük, fraternite yâni kardeşlik] tarihsel süreç içinde nasıl içeriksizleştirildiğinin kanıtı olarak yorumlanabilir. Nitekim başkaldırının gerekçesi ifade edilirken ekonomik ve politik imkânların eşit [adil] bölüşülmediğine gönderme yapılıyor: “Onlar barış istiyor ise biz de adalet istiyoruz.”

Evet, başkaldırının nedenlerini bu slogansal cümlede aramalıyız. Bu başkaldırı, Avrupa Birliği’ni ve tabi ki Fransa’yı neoliberal bir zemin üzerinde yeniden yapılandırma çabalarına yönelik olarak biriktirilmiş öfkenin bir tezahürüdür. Hedef, sosyal boyutu eksik bırakıldığı ve istihdam yaratma gibi bir amaç taşımadığı için, öncelikle beyaz olmayanları yoksunluğa, yoksulluğa ve işsizliğe mahkûm eden neoliberal ekonomik düzendir.

Bu iddiayı bir soru etrafında temellendirmeye [gerekçelendirmeye] çalışalım. Hükümet, sırf Arap ve Müslüman oldukları için mi, çoğu boşta gezer bu göçmenlere sert davranmaktadır? Bu sual şöyle de sorulabilir: Bugün başkaldırı [isyan] biçiminde dışa vurulmuş olan sorun [şikâyet], etnik ya da dini [kültürel] bir zemin üzerine mi oturmaktadır? Şayet öyle ise, Samuel Huntington’ın yaklaşık on iki sene önce öngördüğü “medeniyetler çatışması” yaşanıyor demektir. Fakat öyle değil.

***

Başkaldırı gerek başkaldıranlar gerekse muhatapları tarafından, belki din [kültür] ya da etnisite temelli olarak algılanıyor ve bu şekilde tarif ediliyor olabilir. Nitekim başkaldıranların önemli bir kısmı kendisini “müslüman ateistler” olarak adlandırıyor [Ayhan Kaya’nın, Neşe Düzel’e “Ayaklananlar Müslüman Ateistler” başlığı altında (Radikal, 14 Kasım 2005) verdiği mülakata bakınız].

Fakat bu isimlendirme, dini [kültürel] bir içerik taşımaktan ziyade Fransa’nın yönetici sınıflarına hâkim olan İslam paranoyasını depreştirip kendini güçlü gösterme amacına hizmet etmektedir. Şundan hiç kuşkunuz olmasın: 1960’lı ve 1970’li yılların şartları devam ediyor olsa idi, başkaldıranlar muhtemelen kendilerini “sosyalist” olarak isimlendireceklerdi. İslam, bağlamından kopartılmış bir biçimde, yoksulluk ve yoksunluktan kurtulabilmek için başlatılan isyanın siyasal-ideolojik simgesi olarak kullanılmaktadır.

Kendilerini “müslüman ateistler” olarak tanımlayanlar, daha müreffeh yaşamak ve [bunun karşılığında gerekli ise] asimile olmak için, seneler önce Fransa’ya gelen Kuzey Afrikalıların çocuklarıdır. Bugün başkaldırı halinde olmaları, Fransa’nın yönetici sınıflarının onları “yoksullaştırmasından” ve bir bakıma bu başarısızlığı örtme gayreti olarak “ötekileştirmesinden” kaynaklanmaktadır.

kaynak: yeni sakarya gazetesi