İktisat eğitimi alanlar bilir. Üretim faktörleri yâni emek ve sermaye, kısa dönemde sabit faktör ve değişir faktör olarak ikili bir tasnife tabi tutulmaktadır. Mesela bir işletme, kısa dönemde talep hacminde meydana gelen değişmeleri dikkate alarak istihdam ettiği emek miktarını [daha açık bir ifade ile çalıştırdığı işçilerin sayısını] artırıp azaltabilir. Ancak sermaye [bunu üretim araçları ya da makine donanımı olarak okuyabilirsiniz] bakımından böyle bir imkâna sahip değildir. Üretimde kullanılan sermaye miktarının artırılması uzun dönemde mümkün olur.
Şunu söylemeye çalışıyorum. İktisatçı, kısa dönem koşulları altında, kullanılan sermayenin sabit faktörü, istihdam edilen emeğin ise değişir faktörü temsil ettiğini varsayar. Ve ardından şu suali sorar: Sermaye faktörünün veri [değişmez] kabul edildiği kısa dönem koşullarında, istihdam edilen emek miktarı artırılır ise üretim miktarı yâni toplam ürün hangi yönde ve ne ölçüde değişir?
Sorunun cevabı kabaca şöyle: Optimum yâni “en uygun faktör bileşim oranına” ulaşılıncaya kadar, üretim sürecine dâhil edilen her emek biriminin toplam ürüne yaptığı katkı [buna “marjinal ürün” diyoruz] bir önceki emek biriminin toplam ürüne yaptığı katkıya göre daha yüksek olacaktır. Bu aşamada, emek birimi başına düşen üretim miktarı [buna da “ortalama ürün” diyoruz] da sürekli artacaktır. Optimum faktör bileşim oranı geçildikten sonra, firma kullandığı emek miktarını artırmaya devam ettiği takdirde hem marjinal ürün hem de ortalama ürün miktarı düşmeye başlayacaktır.
Daha açık ifade etmeye çalışalım: Sadece değişir faktör miktarı artırılır ise, toplam ürün önce artan oranlarda sonra azalan oranlarda artmaktadır, belli bir seviyeye [toplam ürünün maksimum ve marjinal ürünün sıfır olduğu üretim seviyesine] ulaşıldıktan sonra azalmaya başlamaktadır.
İktisat terminolojisinde bu durum “azalan verim yasası” olarak adlandırılıyor. Bu yasanın etkisinin ortadan kaldırılabilmesi, bir başka ifade ile üretim performansında meydana gelen düşüşün önlenebilmesi için derhal uzun döneme geçilmesi yâni istihdam edilen emek miktarı ile birlikte sermaye miktarının da artırılması gerekmektedir.
***
Şimdi daha fazla uzatmadan lafı bağlayalım. Tuncay Şanlı, beğendiğimiz hatta takdir ettiğimiz yetenekli bir futbolcu. Üstelik Fenerli. Adapazarlı olması, hiç şüphesiz, onu Fener’in diğer futbolcularından örneğin Nicolas Anelka’dan ya da Ümit Özat’tan ayrıcalıklı hale getiriyor. Kendisine duyduğumuz muhabbet biraz daha sıcak oluyor.
Bu belki bir işgüzarlık olarak görülebilir. Lakin ben bir Fenerbahçeliyim. Onun başarısının kalıcı olması ve takıma daha fazla katkı yapması benim açımdan önemli. Bu son derece nazik bağlamda, durumdan vazife çıkartıp, yeteneğinden ve iyi niyetinden zerre kadar kuşku duymadığım Tuncay’ın epey bir zamandır üzerinde yürümekte olduğu mayın tarlasına ilişkin olarak küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum.
***
Umarım söyleyeceklerim yanlış anlaşılmaz. Açık ve seçik olarak görülüyor ki, Tuncay Şanlı kalıcı olmayan kısa dönem başarısının [toplam ürün miktarındaki artışın] sınırına gelmiş bulunuyor. Son Şampiyonlar Ligi yani Schalke maçında kolye takıntısı yüzünden yediği sarı kart, bana göre, yukarıda izahını yapmaya çalıştığım azalan verim yasasının etkili olmaya başladığının önemli bir kanıtıdır.
Evet, Tuncay Şanlı bağlamında toplam ürün miktarı maksimum seviyeye ulaşmış bulunuyor. Bunun doğal sonucu olarak hem ortalama ürün hem de marjinal ürün düşmektedir. Hepimizi fazlasıyla sinirlendiren o dramatik sarı kart, artık uzun döneme geçmesinin yâni ulaştığı üretim seviyesini [futbol terminolojisinde bunun karşılığı, sanırım “kariyer” oluyor] destekleyecek ve sürekli kılacak biçimde diğer faktörleri artırmasının zamanının geldiğini göstermektedir.
Bu, her şeyin ötesinde, radikal bir çevre düzenlemesi gerektiriyor. Ulaştığımız yeni konumları [mevzileri] tahkim edecek insanları kazanabildiğimiz ve kendi hayat hikâyemizin aktörleri haline getirebildiğimiz yâni daha işlevsel istişare mekanizmaları oluşturabildiğimiz takdirde başarımız kalıcı olur. Yaptığımız her tırmanıştan her çıkıştan [üretim performansında meydana gelen her artıştan] sonra, soluklanırken “beni kim, kimler yönlendiriyor” sualini kendimize sormalıyız. Başarımızın, temas kuracağımız daha nitelikli insanlar tarafından tescil edilmesi için gayret sarf etmeliyiz.
Bana öyle geliyor ki, Tuncay Şanlı tam bu noktada [sınırda] duruyor. Ya o mükemmel kariyeri içselleştirmesini mümkün kılacak yâni hazmetme kapasitesini genişletecek yeni bir çevre oluşturacaktır ya da İstanbul’un kendisini “yutmasına” izin verecektir. Nasıl diyor rahmetli Ahmet Kaya? “Demedim mi Haydar, demedim mi sana / Bu İstanbul yutar adamı...”
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ