Günlük hayatımızda hepimiz, farkında olsak da olmasak da çeşitli maskeler takarız. Kimimiz bu maskeleri ilişkilerde hayal kırıklığı yaşamamak için, kimimiz iş yerinde güçlü görünmek adına, kimimizse çocukluktan getirdiği yaraları saklamak için özenle taşır. Psikolojide savunma mekanizmaları olarak tanımlanan bu maskeler, zihnin bizi korumak için oluşturduğu doğal bir bariyerdir. Ancak bu bariyer zamanla bir duvara dönüşür. Ve insan en çok kendinden ayrı düştüğünde yorulur.

Maskeler genellikle sessizdir; ama etkileri derindir. Bizi biz yapan duyguların, kırılganlıkların, özlemlerin ve ihtiyaçların üzerini örterler. Aslında insanın kendisiyle kurduğu en derin bağ, maskesini ilk kez fark ettiği anda başlar. Çünkü maskenin fark edilmesi, gerçeğe yaklaşma cesaretinin ilk adımıdır. Kendini tanıma süreçlerinde maskeyle yüzleşmek, kişinin hem kim olduğunu hem de kim olmadığını görmesini sağlar.

Jung’un gölge arketipi tam da bu noktaya işaret eder: Bilinçdışında taşıdığımız, görmekten kaçındığımız ama hayatımızı yönlendiren parçalar… Bu gölge alanlar çoğu zaman maskelerle kapatılır. Birçok danışanımda şunu gözlemlerim: Maskeler aslında bir kusuru gizlemez aksineiyileşmemiş bir yarayı saklar. Ve o yara görünür olduğunda, iyileşme de görünür hâle gelir. Kişi o yarayı fark ettiğinde, çoğu zaman ilk kez kendi sesini duymaya başlar.

Toplumsal roller de maskeleri besleyen güçlü bir etkendir. “Güçlü olmalıyım”, “Kimseye yük olmamalıyım”, “Zayıflığımı belli edersem değer kaybederim” … Bu kalıplar, özellikle güvenli bağlanma deneyimlerinin sınırlı olduğu dönemlerde, kişi tarafından bir hayatta kalma stratejisi olarak benimsenir. Fakat zamanla bu strateji, kişinin gerçek ihtiyaçlarını bastırmasına neden olur. Oysa maskenin ardında kalan “ben”, yani otantik benlik, görülmeyi ve duyulmayı bekleyen çok daha derin bir iç dünyadır.

Psikolojide otantik benlik, kişinin değerleri, duyguları, inançları ve ihtiyaçlarıyla uyumlu yaşadığı hâlidir. Bu uyum sağlandığında ilişkilerde samimiyet artar, kaygı azalır, yaşam doyumu yükselir. Çünkü insan en çok, kendisi olabildiği yerde nefes alır. Maskesiz bir yaşam, kusursuz olmak değil; doğal olabilmek demektir.

“Maskenin Ardındaki Ben” yaklaşımı, kişinin kendine görünür olma sürecini ifade eder. Bir maskeyi çıkarmak bazen yılların yükünü taşır. Fakat aynı zamanda yılların yükünden özgürleşmenin de kapısını aralar. Her maskenin altında hem bir hikâye hem de bir ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç fark edildiğinde kişi su yüzüne çıkmaya başlar. Kendini tanıyan insanın duruşu değişir; sınırları netleşir, ilişkileri berraklaşır, yaşamı daha bilinçli bir hâl alır.

Sonuç olarak maskeler bizi korur; fakat bir yere kadar. Asıl iyileşme, kişinin maskesinin ardında sakladığı “ben”e nazikçe dokunabilmesidir. Maskeyi çıkarmak bir zayıflık değil; insanın kendine verdiği en güçlü, en dürüst hediyedir. Ve belki de en büyük dönüşüm kendini olduğu gibi görmek, insanın kendine gösterdiği en derin saygıdır.

Psikolojik Danışman Erva Nur İris

İris Psikoloji

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ