Son dönemde medyada sıkça yer alan bazı olaylar, toplumda şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaratıyor. Toplumun saygın, başarılı ve “örnek” olarak gördüğü bazı ünlülerin, iş insanlarının ya da siyasetçilerin karıştığı skandallar şu soruyu yeniden gündeme getiriyor: İnsanlar gerçekten göründükleri gibi mi?
Psikoloji açısından bakıldığında bu sorunun yanıtı çoğu zaman nettir: İnsan, tek ve bütün bir kimlikten ibaret değildir. Her birey, farklı bağlamlarda farklı kimlikler taşır. Ancak sorun, bu kimlikler arasındaki mesafe açıldığında başlar.
Carl Jung’un “persona” kavramı, bireyin toplum önünde sergilediği yüzü tanımlar. Persona, uyum sağlamak için gereklidir; fakat kişi zamanla bu maskeyle özdeşleşirse, gerçek benliği geri planda kalır. Özellikle güç, statü ve görünürlük arttıkça, bireyden beklenen rol ağırlaşır. Dışarıdan güçlü, kontrollü ve kusursuz görünen bir kimlik inşa edilirken; iç dünyada bastırılmış ihtiyaçlar, doyurulamayan duygular ve kabul görmeyen dürtüler birikir.
Psikodinamik kurama göre bastırma, kısa vadede işlevsel gibi görünse de uzun vadede sürdürülebilir değildir. Bastırılan dürtüler yok olmaz; dolaylı, çoğu zaman da yıkıcı yollarla kendini ifade eder. Riskli ilişkiler, madde kullanımı ya da sınır ihlalleri bu bağlamda yalnızca ahlaki bir zafiyet olarak değil, benliğin taşıyamadığı yüklerin kontrolsüz boşalımı olarak değerlendirilmelidir.
Güç ve ayrıcalık duygusu da bu süreci hızlandıran önemli bir etkendir. Kişi, zamanla kuralların kendisi için geçerli olmadığına inanabilir. Bu inanç, iç denetim mekanizmalarını zayıflatır. “Yakalanmam”, “Bana bir şey olmaz” düşüncesi, sınırların silikleşmesine neden olur. Buradaki problem yalnızca bireysel değil; gücü denetimsiz bırakan toplumsal yapılardır.
Peki toplum neden bu tür olaylar karşısında bu kadar sarsılır? Çünkü insanlar, güvendikleri figürleri bütünlüklü görmek ister. “İyi” olarak konumlandırılan birinin karanlık bir yönü olabileceğini kabul etmek zordur. Bu durum, bireysel bir hayal kırıklığından çok, insan doğasına dair bir yanılsamanın yıkılmasıdır. Oysa psikoloji bize şunu söyler: İnsan çelişkili bir varlıktır ve ruhsal denge, kusursuzlukta değil; bu çelişkileri fark edip yönetebilme kapasitesinde yatar.
Belki de bu olaylar bize başkalarının hayatlarından çok, kendimize dair bir şey hatırlatıyor. Gerçek ruh sağlığı, dışarıya sunulan imajla iç dünyadaki gerçeklik arasındaki uyumda saklıdır. İnsan, olduğu kişiyle yaşadığı hayat arasındaki mesafeyi kapatabildiği ölçüde dengede kalır. Aksi hâlde en güçlü görünen kimlikler bile, en beklenmedik anda çatlayabilir. Bu yüzden şaşırdığımız şey skandalların kendisi değil; insanın, olduğu kişiyle yaşadığı hayat arasındaki mesafeyi ne kadar uzun süre inkâr edebildiğidir. Çünkü psikolojik gerçeklik şunu söyler: İmaj sürdürülebilir olabilir, ama bütünlük ertelendiğinde mutlaka bedelini ister.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ