Bazı kelimeler vardır; sözlükte sıradan birer madde başıdır ama hayatta karşılığı bir ömürlük yolculuktur. Zihnimizde kimi zaman özel isim gibi dururlar. Telaffuz ederiz fakat içini dolduramayız. Son günlerde ben de iki kelimenin etrafında dolaşıp duruyorum; kemal ve hikmet.
Kemal… Olgunluk, yetkinlik, tamamlanmışlık. Fakat bana göre kemal, yalnızca kendi mahallende iyi görünmek değildir. Asıl kemal, dostun değil düşmanın tasdik ettiği bir karaktere sahip olmaktır. Dost zaten sever, dost zaten hüsnü zan eder. Dostun gözü çoğu zaman kusuru görmez. Ama düşman… O dikkat kesilir. Açık arar, gedik arar, zayıf bir yer bulmak ister. Eğer o göz, bütün arayışına rağmen sizin adaletinizi, dürüstlüğünüzü, güvenilirliğinizi inkâr edemiyorsa işte orada kemal başlar.
Tarih bunun en çarpıcı örneklerinden birini bize Peygamber efendimiz Hz Muhammed ile göstermiştir. Efendimize peygamberlik gelmeden önce, Mekke toplumunda ona verilen sıfat “El-Emin”di. Bu unvanı verenler sadece dostları değildi; ona karşı duranlar, mesajını reddedenler dahi emanetlerini ona teslim ediyordu. Hatta Mekke’den Medine’ye hicretinden önce düşmanlarının emanet ettiği mallar vardı. Bir yandan canına kast etmek istiyorlar, diğer yandan en çok ona güveniyorlardı. Düşmanının bile güvenmek zorunda kaldığı bir şahsiyet. İşte kemal budur. İnsanın, karşısındakinin ideolojisini, inancını, tarafını değil; ahlâkını teslim almasıdır.
Bugün biz kelimeleri kolay tüketiyoruz. “Mükemmel insan”, “çok olgun biri”, “adam gibi adam”. Fakat kemal, sosyal medyada alkış almak değildir. Kemal, menfaat çatışmasında bile adaletten sapmamaktır. Kemal, yalnızken de doğru olmaktır. Kemal, gücü eline geçirdiğinde değişmemektir. Ve belki de en zoru, sana haksızlık eden birine karşı bile ölçüyü kaybetmemektir. Vefatından yıllar sonra Müslüman olmayan bilim insanlarının, araştırmacıların ve siyasetçilerin peygamber efendimize hakkını verecek sözlerle iltifat etmesi de bundandır.
Kemal biraz da nefsi aşma meselesidir. Çünkü insanın içindeki en büyük düşman yine kendisidir. Kibir, öfke, haset… Bunlar yenilmeden kemale varılmaz. Düşmanın tasdiki aslında içimizdeki düşmanın susturulmuş olmasının dışa yansımasıdır.
Gelelim hikmete…
Hikmet, bilmek değildir sadece. Malumat çağında yaşıyoruz; bilgiye ulaşmak saniyeler sürüyor. Fakat hikmet, bilginin nereye oturacağını bilmektir. Hikmet, görünenin arkasındaki dengeyi fark etmektir. Perdenin önünde oyalanmayıp arkasındaki manayı sezebilmektir.
Bazen yaşadığımız bir hadise karşısında hemen hüküm veriyoruz. “Niye böyle oldu?”, “Bu işte hayır yok.”, “Tam bir saçmalık.” Oysa hikmetle bakabilsek belki de o olayın bizi terbiye eden, olgunlaştıran, yönümüzü düzelten bir tarafı olduğunu göreceğiz. Hikmet, acele hükmü frenler. Hikmet, insanı sükûnete çağırır.
Toplum olarak da en büyük eksiğimiz belki budur: Hikmetli bakış. Olayları sloganla, öfkeyle, tarafgirlikle okumak kolaydır ki bu bizde oldukça yaygındır. Ama hikmet, zor olanı seçer. Araştırır. Dinler. Anlamaya çalışır. Bir meseleye tek pencereden değil, farklı açılardan bakar. Çünkü bilir ki hakikat, çoğu zaman tek bir cümleye sığmaz.
Hikmet aynı zamanda ölçüdür. Nerede konuşacağını, nerede susacağını bilmektir. Hangi bilginin ne zaman paylaşılacağını kestirebilmektir. Her doğru her yerde söylenmez derler ya; işte o ayarı tutturabilmek hikmettir.
Kemal ve hikmet aslında birbirini tamamlar. Biraz da bu iki kelimeyi aynı makaleye bunun için sığdırmaya çalıştım. Kemal, karakterin zirvesidir. Hikmet, aklın derinliğidir. Kemal olmadan hikmet kuru zekâya dönüşebilir. Hikmet olmadan kemal, iyi niyetli ama yönsüz bir çabaya… Biri ahlâkı, diğeri idraki besler.
Bugün çocuklarımıza çok şey öğretmeye çalışıyoruz. Başarıyı, rekabeti, kazanmayı… Peki kemali öğretiyor muyuz? Düşmanının bile “Bu insan dürüsttür” diyeceği bir karakter inşa etmeyi anlatıyor muyuz? Peki hikmeti öğretiyor muyuz? (Ya da biliyor muyuz?) Olayların arka planını araştırmayı, acele hüküm vermemeyi, sabırla düşünmeyi telkin ediyor muyuz?
Belki de yeniden kelimelerin içini doldurmaya ihtiyacımız var. Kemal’i bir övgü sözü olmaktan çıkarıp bir hayat hedefi hâline getirmeye… Hikmeti ise süslü bir kavram değil, gündelik kararlarımızın pusulası yapmaya…
Çünkü kemal, insanı güvenilir kılar. Hikmet, insanı dengeli kılar. Güven ve denge ise hem bireyin hem toplumun en büyük sermayesidir.
Ve belki de asıl soru biz, dostlarımızın alkışını mı arıyoruz; yoksa düşmanımızın bile inkâr edemeyeceği bir kemali mi? Olayların gürültüsünde kaybolmayı mı seçiyoruz; yoksa hikmetle bakıp perde arkasını görmeyi mi?
Cevap, kelimelerde değil; o kelimeleri anlamlandırma ve yaşama cesaretimizde gizli. Kalın sağlıcakla.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ