Teknoloji, hayatımızı kolaylaştırmak için vardı. Haberleşmeyi hızlandıracak, bilgiye ulaşmayı kolaylaştıracak, mesafeleri ortadan kaldıracaktı. Öyle de oldu. Fakat zamanla elimizdeki küçük ekranlar, farkında olmadan bizi gerçek hayattan uzaklaştırmaya başladı.

Eskiden insanlar bir araya gelir, uzun uzun sohbet ederdi. Aynı masada oturanlar birbirinin gözünün içine bakardı. Bir dostun hâlini sormak, bir büyüğün duasını almak, çocukların sokakta neşeyle oynaması hayatın en doğal parçalarıydı. Bugün ise aynı masada oturan insanların çoğu, birbirine değil telefon ekranına bakıyor.

Artık en küçüğümüzden en büyüğümüze kadar neredeyse hepimiz akıllı telefonların bağımlısı hâline geldik. Bir mesajı kontrol etmek için elimize aldığımız telefon, bizi dakikalarca, bazen saatlerce ekranın başında tutuyor. Gün sonunda ekran kullanım sürelerine baktığımızda çoğumuzun 15-16 saatlik uyanık zamanın neredeyse yarısını telefonla geçirdiğini görüyoruz. Bu tablo üzerinde hepimizin düşünmesi gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir araştırma dikkatimi çekti. 1954 yılında nörologlar James Olds ve Peter Milner'in yaptığı deneyde bir farenin beynindeki haz merkezine elektrot yerleştiriliyor. Fare düğmeye her bastığında yoğun bir haz hissediyor. Daha sonra kafese yiyecekler, oyuncaklar ve hatta dişi bir fare konuluyor. Fakat deney faresi bunların hiçbirine ilgi göstermiyor; sürekli aynı düğmeye basarak beynindeki haz duygusunu yaşamaya devam ediyor. Son aşamada kafes tamamen kaldırılıyor, geriye yalnızca düğme kalıyor. Fare yine de oradan ayrılmıyor. Sonunda bitkin düşüyor ve düğmeye basarken hayatını kaybediyor.

Elbette bu deney insanlar için birebir bir sonuç ortaya koymaz. Ancak bana göre düşündürücü bir benzerlik taşıyor. Bugün elimizdeki akıllı telefonlar da her dokunuşta yeni bir bildirim, yeni bir video, yeni bir beğeni, yeni bir merak duygusu oluşturuyor. Beynimiz sürekli yeni bir uyarı bekliyor. Ekranı aşağı kaydırıyor, tekrar bakıyor, yeniden kontrol ediyoruz. Farkına varmadan zamanımızı, dikkatimizi ve hatta sevdiklerimizi bu küçük ekrana teslim ediyoruz.

Belki de asıl kaybettiğimiz şey zaman değildir. Asıl kaybettiğimiz; aile sohbetleri, dost meclisleri, çocuklarımızın gözlerinin içine bakarak geçireceğimiz anlar ve gerçek hayattaki mutluluklarımızdır.

Teknolojiyi hayatımızdan çıkarmamız mümkün değil. Zaten doğru olan da bu değildir. Ancak teknolojiyi yöneten biz olmalıyız; teknoloji bizi yönetmemeli. Telefon elimizin altında duran bir araç olarak kalmalı, hayatımızın efendisi hâline gelmemelidir. 2023 yılında güney şehitlerimizde meydana gelen büyük deprem sonrası Hatay'da bir genç barakada telefon bağımlılığı yüzünden insanlarla irtibatını tamamen kesmişti. Annesinin sosyal hizmetleri araması ile tedavi görmeye başlayan genç yaşadığı hayatı normal bir yaşammış gibi savunmuştu. İşte teknoloji esareti ve düğmeye basıldıkça alınan hazza en güzel örnek bu kardeşimizdi.

Bugün kendimize şu soruyu sormanın tam zamanıdır: Telefonu biz mi kullanıyoruz, yoksa telefon mu bizi kullanıyor?

Eğer bu sorunun cevabı bizi rahatsız ediyorsa, belki de ekranı bir kenara bırakıp sevdiklerimize dönmenin vakti çoktan gelmiştir.

Rabbim bizleri, aklımızı ve irademizi esir alan her türlü bağımlılıktan muhafaza eylesin. Gerçek huzuru sanal ekranlarda değil, gerçek hayatın içinde, ailemizle, dostlarımızla ve Rabbimize yakınlıkta bulmaya, aslımıza dönmeye gayret edelim. Kalın sağlıcakla

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ