Doğrularımızı neden bu kadar çabuk terk ediyoruz? Kanaati unuttuk, Ölçüyü kaçırdık, sınırımızı aşmaya başladık. Neyin ihtiyaç neyin israf olduğunu ne zaman unuttuk; artık yaptığımız israfın farkında bile değiliz. Gün geçtikçe doğrularımız eğiliyor, yanlışlar normalleşiyor, ihlaller sıradanlaşıyor. İsraf ise hayatımızın sessiz ama en yaygın alışkanlıklarından biri hâline geliyor.

Geçtiğimiz hafta gıda israfı üzerine önüme çıkan bir makale, beni bu konuda daha derinlemesine araştırma yapmaya sevk etti. Okuduklarım karşısında hayret etmemek, hatta ürpermemek mümkün değildi.

Dünya genelinde üretilen gıdanın yaklaşık üçte biri ya kayboluyor ya da doğrudan israf ediliyor. Bunun küresel ekonomik karşılığı neredeyse 1 trilyon dolar. Ancak mesele sadece para değil. Asıl çarpıcı olan, 8 milyar insanın yaşadığı bir dünyada 733 milyon insanın açlık sınırında yaşam mücadelesi vermesi.

Birleşmiş Milletler ’in Dünya Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu (SOFI 2025) raporu bu çelişkiyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Aynı dünyada bir yanda çöpe giden milyonlarca ton gıda, diğer yanda açlıkla, yoksullukla ve yetersiz beslenmeyle mücadele eden milyonlarca insan…

İnsan bu rakamları görünce ister istemez başka kaynaklara da yöneliyor. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre Programı’nın (UNEP) 2025 Küresel Görünüm Raporu’na göre, dünya genelinde yılda yaklaşık 1,5 milyar ton gıda israf ediliyor. İsraf artıyor, aşırılıklar artıyor, tüketim çılgınlığı büyüyor. Buna karşın açlık ve sefalet azalacağına, her geçen gün daha da derinleşiyor.

Peki tablo Türkiye’de farklı mı?

Ne yazık ki hayır.

Türkiye, israf konusunda gelişmekte olan ülkeler arasında hiç de masum bir yerde değil. Dini, kültürü ve değerleri israfı açıkça yasaklayan bir toplum olmamıza rağmen, ürettiğimiz gıdanın önemli bir bölümünü çöpe gönderiyoruz. Türkiye İsrafı Önleme Vakfı (TİSVA) verilerine göre, kişi başına yıllık gıda israfı 102 kilogram. Bu da toplamda yılda yaklaşık 8,7 milyon ton gıdanın israf edilmesi anlamına geliyor.

Bir başka ifadeyle; ekilmiş, biçilmiş, toplanmış, taşınmış, emek verilmiş, su harcanmış, enerji tüketilmiş milyonlarca ton gıda, sofraya bile gelmeden ya da tabağın kenarında kalıp çöpe gidiyor.

Sadece ekmek israfı bile başlı başına ibretlik. 2024 yılına ait raporlara göre Türkiye’de günde yaklaşık 6 milyona yakın ekmek israf ediliyor. Bir ülke düşünün; bir yanda çöpe atılan milyonlarca ekmek, diğer yanda geçim sıkıntısı nedeniyle evine yeterince gıda alamayan aileler…

Küresel ölçekte tablo daha da düşündürücü. Dünya nüfusu 8,3 milyara yaklaşırken, her 9 kişiden biri aç yatıyor. Buna karşılık 1 milyardan fazla insan obez, 3 milyarın üzerinde insan ise fazla kilolu olarak yaşamını sürdürüyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Dünyanın yarısı aşırı tüketirken, diğer yarısı açlıkla ve sefaletle mücadele ediyor.

İsraf artık sadece bir alışkanlık değil; bozuk, çarpık ve vicdansız bir davranış biçimi hâline gelmiş durumda. Ölçüsüzlük sıradanlaştıkça, merhamet geri çekiliyor. Sofralar büyürken vicdanlar küçülüyor.

Oysa dinimiz açıkça uyarıyor: “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz.”

Bu sadece bir nasihat değil, aynı zamanda toplumsal bir denge çağrısıdır. İsraf edilen her lokma, bir başkasının hakkıdır. Çöpe atılan her ekmek, aç bir midenin sessiz çığlığıdır.

Belki dünyayı tek başımıza kurtaramayız. Ama kendi soframızdan başlayabiliriz. Tabağımıza aldığımız kadar tüketerek, ihtiyacımız kadar satın alarak, artanı değerlendirmeyi öğrenerek… İsrafı azaltmak büyük projelerden önce küçük vicdanlarla başlar. Çünkü israfın karşısında sadece ekonomi değil, ahlak, adalet ve insanlık kaybeder.

Ve unutmamalıyız. Bir dünyada açlık varken, israf sadece savurganlık değil; ayıptır, vebaldir, günahtır.

Kalın sağlıcakla

Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ