Böyle bir başlığı neden attığımı düşünen okuyucularım olmuştur elbette. Bir sebebi var efendim. Zira bir türlü anlatamadık Beşköprü’nün kıymetini. Kıymetini bilemedik onlarca yıldır. Bu sebepten belki de. Bizim anlattıklarımız yeterli olmuyor kendi dilinden anlarız diye düşündüm. Şimdi kendi dilinden Beşköprü.

Benim adım Beşköprü. Doğu Roma hükümdarı Justinianus tarafından yapıldım. Bu sebepten bana Justinianus Köprüsü diyorlar. Fakat ben Osmanlının bana verdiği Beşköprü ismini daha çok seviyorum. Benden önce dört tane daha köprü yapılmış aynı suyun üstüne. Hepsi yıkılmış bir nedenden dolayı. Ben beşinci olarak yapıldığım için Osmanlı bana Beşköprü demiş. Seviyorum bu ismi. Yıllardır Müslüman Türklere hizmet ettiğim için şimdi de bu isimle anılmak istiyorum.

Benim birde çağdaşım var hepinizin bildiği; Ayasofya Camisi. Aynı zamanda yapılmışız insanlığa hizmet etmek için. Yalnız ben Ayasofya Camisini biraz kıskanıyorum. Neden diyeceksiniz elbette. Herkes onu tanıyor. Ziyaret etmek için saatlerce bekleyenlerin olduğunu okuyorum gazete sayfalarından. Ben ise kaderime terkedilmiş durumdayım neredeyse. Sakarya şehrinin merkezinde olmama rağmen Sakarya’da yaşayanlar dahi ziyaretime gelmiyorlar. Bu yalnızlık, vefasızlık üzüyor beni.

2018 yılında UNESCO yalnızlığımı görüp geçici miras listesine ekledi. Bu karardan sonra kederim değişir diye düşündüm. Ama nafile, değişen bir şey olmadı yalnızlığımda. Siz tarih severlere sesleniyorum. Biraz daha çaba sarf etseniz belki geçici listeden UNESCO kültür mirasına alınırım. Kim bilir belki o zaman biter alınyazım olan yalnızlık kaderim.

Kimilerinin beni küçümsediğini duyuyorum sosyal medya köşelerinden. Doğu Roma eseri diyorlar bana. Bir bilseniz bendeniz Selçukluya, Osmanlıya ne kadar hizmet ettiğimi. Evet, beni inşa edenler Doğu Roma İmparatoru olabilir. Fakat ben, siz Türkleri ne kadar seviyorum. Sırtımda taşıdım doğudan batıya, batıdan doğuya giden kervanlarının yüklerini. Ayağınıza çamur değmesin diye sırtımda taşıdım sizleri. Nice seferlere çıkan orduları geçirdim nehrin bir yakasından diğer yakasına. Doğuyla batı kültürünü taşıdım üzerime düşen tarihi sorumluluklarımla. Bir zamanların büyük Veziri Azam Sokullu Mehmet Paşa’nın Marmara-Sapanca-Sakarya Nehri- Karadeniz suyolunun bir parçası olmaya ne kadar hevesliydim bir bilseniz. Fakat ömrü yetmedi koca vezirin. Gerçekleştiremedi hayallerini. Koca vezir mi daha çok üzüldü ben mi bilemedim alnıma yazılan kadere.

Sakar Baba’yı tanır mısınız? Elbette tanırsınız. Onun bir hikâyesi var benimle ilgili. Elbette bilirsiniz bu hikâyeyi, o nedenle anlatmayacağım hikayenin tamamını. Fakat bu hikâyede geçen dörtlüğü ezberlemelisiniz hepiniz. “Geçme namert köprüsünden/ Ko aparsın su seni/ Yatma tilki gölgesinde/ Ko yesin aslan seni.” Sizin anladığınız dilden anlatayım. Namerdin köprüsünden geçeceğine su alıp götürsün seni./ Tilki gibi kurnazların gölgesine sığınacağına adam gibi aslan yesin seni. Yakın zamana kadar bu beyti yalnızca ülkemizde bilinir sanırdım. Fakat İran İslam Cumhuriyetinin Türk asıllı cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan’ın okuduğunu da duyar oldum. Bir de size başka bir bilgi daha vereyim. Tam nerede olduğunu bende unuttum. Yunanlıların Adapazarı’nı işgal ettiği yıllarda benim yakınlarımda bir Acem elçiliği vardı. Rum ve Yunanlıların katliamından kaçanlar bu elçiliğe sığınmışlardı. Yakınlarımda bir yerlerdeydi bu elçilik. Malum bende yaşlanıyorum, elçiliğin nerede olduğunu tam çıkaramıyorum.

Canım en çok da neye sıkılıyor biliyor musunuz? Bu şehirde doğmuş, büyümüş insanların beni görmeden Avrupa şehirlerine gitmelerine çok üzülüyorum. Benim neyim eksik fotoğraf vermekten mutlu olduğunuz kiliselerden. Tarih deseniz var. Estetik deseniz var. Kültür deseniz var. Ne eksiğim var fotoğraf çekildiğiniz eserlerden? Üstelik sizden ziyaret için para da istemiyorum. Yanı başınızdayım.

Neyse ki bu günlerde çok mutlu olmam gerekiyor. Sekiz yıllık tadilattan sonra tekrar ziyarete açıldım. Çocuklar gibi şendim ilk dakikalarda. Mutantan bir açılışım oldu, dillere destan. Fakat bir de ne göreyim? Üzerimde motorla gezinenler, çöplerini üstümde bırakanlar, sigarasını söndürenler… Daha neler neler. Anladım ki sekiz yılda hiç değişmemişsiniz.

Hâlbuki ben neler hayal etmiştim. Şairler şiirler yazacaklar benim için. Edipler hikâyelerinde yer verecekler bana. Ressamlar en güzel mevsimde resmedecekler beni. Bir yanımı papatya çiçekleriyle süsleyecekler diğer yanımı hanımeliyle. Ne yapalım. Beklemek bizim kaderimiz. Belki başka bahara.

Selamlarımla.

Recep SARIHAN

[email protected]

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ