Değerli okurlarım yeniden merhaba. Bu hafta ki yazımız geçen haftanın devamı niteliğinde olduğu için 2 şeklinde isimlendirdik. Gazete yazılarında çok alışık olmadığımız bir yazı sistemi. Kutsal Topraklardaki deneyimlerimizi ve gözümüze, gönlümüze takılanları sizlere aktarmaya devam ediyoruz.

Kutsal topraklarda gönül telime dokunan önemli olaylar yaşadım. Kâbe’yi tavaf esnasındaydı. İkinci katta ayaklarından engelli, siyahi bir Müslüman. Tavaf için kendisine bizim çocukluğumuzdan tanıdığımız bilyeli diye tarif edeceğimiz araç yapmış. Ayakları engelli olduğundan bir şekilde bilyelinin üzerine oturmuş, eliyle hareket ettirmeye çalışıyor. Zayıf, çelimsiz bir hali var. Gariban olduğu her halinden belli. Arkadan yaklaştım, çantamda olan hazır gıdalardan gönülsüzde olsa vermek istedim. Vermekle vermemek arasında elim gıdalardan birisine gitti ve engelli kişiye verdim. Adam elini bir anda semaya açtı ve dua etti. Kim bilirdi ki duaların bu kadar hızlı kabul edileceğini. Üç beş adım attım, elinde hurma kutusuyla başka bir Afrikalı Müslüman önüne gelene hurma veriyor. İki hurma alıp yedim. Allah’ım! Belki de ömrümde yediğim en güzel hurmalardı bunlar. Sonra iç muhasebemi yaptım bir anda. Allah’ın misafirine verdiğin bir lokmadan sonra Rabbimin gönderdiği nimete bak.

İnsan hangi milletten olduğuna sevinir mi? Elbette sevinir. Türk olduğuma bir kez daha sevindim kutsal topraklarda. Pakistanlı, Mısırlı, Bangladeşli, Yemenli, Afganistanlı ve birçok ülkeden Müslüman, bizlerin Türk olduğunu duyunca yüzlerindeki tebessümü görmelisiniz. Bizim Türk olduğumuz duyunca ilk tepkileri, kardeş, kelimesiydi. Kâbe’nin her yerinde her zaman ikram edenleri görebilirsiniz. İkram edenler sizin Türk olduğunuzu anladığında hemen ayırımcılık yapmak isterler size. Başkasına bir veriyorsa size üç vermeye çalışırlar. Öylede oldu. Yemenli bir umreci; kahve ve hurma dağıtıyordu Kâbe’de. Bizim Türk olduğumuzu öğrenince hurmaları avucuna doldurup getirdi bizlere. Gerek yok dediysek de zorla sıkıştırdı avucumuza. Demek istediğim insanların bizlere olan iltifatı değil elbette. İmparatorluğun bakiyesi, hilafetin son temsilcisi olan bu millete kendiliğinden oluşan bu sevgiyi iyi yönetmemiz gerekiyor. Gün olur elimizden kayıp gidebilir bu sevgi. Bu fırsatı yakalayamayız bir daha.

Tavaf sonrası otobüsle Kâbe’den dönüyorum. Önümde bir hanımefendi var. Kapıya yaklaşmak için müsaade istedim lisanı halimle. Azerbaycanlıların kullandığı şekilde “düşecek misiniz?” “inecek misiniz?” dedi. Bu cevabın üzerine siz Azerbaycan Türkü müsünüz diye sordum. Özbekistanlı olduğunu söyledi. “Ata yurdunun evlatlarısınız. Bin yıl önce bizde sizin yaşadığınız topraklardan Anadolu’ya geldik” deyince çok şaşırdı. Aslında burada anlatmak istediğim ve ders almamız gereken konular var. Hac ve umre yalnızca bir ibadet değil. Türk milletinin, ümmetin toplandığı ve bir birleriyle kaynaşabileceği, kültürel paylaşımlarda bulunabileceği ve tanışabileceği önemli bir imkân. Hac ve umre imkânlarını çok iyi değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.

Umre esnasında çok fazla engelli Müslümanın ibadet için kutsal topraklara geldiğine şahit oldum. Kimisinin ayakları yok, kimisinin gözleri görmüyor, kimisi tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş. Nasıl bir iştiyakla ibadet yaptıklarını tarif edemem. Kendilerine Kâbe’yi merkez almışlar, cisimlerin arzın etrafında dönüşleri gibi ağızlarında duayla Kâbe’nin etrafında dönüyorlar. İnsan kendi halinden utanıyor onların ibadet aşkını görünce.

Özellikle bu güzel ortamın oluşmasına sebep olan TEK-SEN Turizm firması teşekkürü hak ediyor. Firma sahibi Engin Koç Bey, yüzlerce öğrenciye kapılarını açarak onları bedelsiz kutsal topraklarla buluşturmuş. Hatta bizlere de teklifte bulundu. Başarılı ya da hafızlık yapan öğrencilerini umreyle ödüllendirebiliriz diye. Anlatacak çok şey var belki. Az cümle, çok şeyi anlatır anlamak isteyenlere. Bu güzellikleri yerinde görmek, kutsal toprakların maneviyatını doyasıya yaşamak için durmayın. Çıkın çıkın gelin demekten başka bir cümle bulamıyorum. Belki de son olarak veda tavafında sadırdan satırlara döktüğüm şu cümlelerle bitirmem gerekiyor.

Elveda derken buğün sana

Bir yanımı sende bıraktım.

Bir gün geleceğim elbet almaya

Ya da ebediyen sende kalma

Recep SARIHAN [email protected]

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ