Bundan önceki yazımda, ağaç hassasiyetini ve hukuki tepkiyi, hak olarak yazmış, kırıp dökmeye şiddetle karşı olduğumuzu dile getirmiş ve bu tavrın, haklı olunan davalarda bile, haksızlıkla sonuçlanacağını dile getirmiştik.
İlk günlerde, millet canına ve malına kasteden vahşi saldırılardan sonra, sağduyu hakim olmuş, çirkin tepkiler, yerini, ekseriyetle normale terk etmiştir.
Ancak, gösterilerin hala devam etmesi, vandalizmden uzak olsa bile, niyetin ağaç değil başka şeyler olduğu izlenimini ortaya koymuştur.
Devletin her türlü müsbet yaklaşımına, AVM ve rezidans yapılmayacağı açıklamasına, Valinin özür dileyip,’’ARANIZDA OLMAK İSTERDİM’’ gibi, çok geri adım atıcı beyanına, Arınç’ın özür dilemesi ve son derece tavizkar konuşmasına rağmen, tepki eylemlerinin ısrarla sürdürülmesi, AMACIN AĞAÇ OLMADIĞINI, değişik İslam ülkelerinde ki sözde’’ bahar’’ hareketlerini taklit ederek, iktidarı düşürmeye veya en azından yıpratmaya matuf olduğu kanaatini doğurmaktadır.
Bir kere, şunu herkesin bilmesi ve kabul etmesi gerekir ki, sokaklara çıkarak, hukuk dışı yollarla bağırıp çağırarak ve bunda ısrar ederek, iktidar değişmez, değiştirilemez.
Eğer bu yöntem bir hak olarak algılanıyorsa, o zaman her aklına gelen, her mağduriyete uğradığını düşünen ya da ‘’ iktidarı beğenmiyorum’’ diyen herkes aynı hareketi yapar, bu yola tevessül eder ki, bu Afrika kabile hareketlerine, ilkel çağ metodlarına döner.
Bunun adı; ilkellik, pirimitiflik, çağdışılık ve cahiliyedir. Sonucu kaos, anarşi, terör ve topyekün milletin kaybetmesi, emperyalizmin ve siyonizmin kazanması, oturduğu yerden amaçlarına ulaşmasıdır.
Bu metod doğru olsaydı, en meşru ve en geçerli olduğu, millet ve hukuk nezdinde en geniş karşılık bulacağı zaman, rahmetli Menderes’in katledildiği 60 darbesi zamanıydı. Çok yakın tarihimiz de ise, 28 Şubat darbesidir.
Öyle ki, 28 Şubat’ta siyasal iktidar, her türlü hukuk dışı metodlarla, akıl almaz entrikalarla düşürülmüş, öyle bir avuç insana değil, bu milletin kahir ekseriyetine , insan akıl ve vicdanının alamayacağı eziyetler, zulümler ve bu ülkeye korkunç zararlar verilmişti.
Rahmetli Erbakan, onca yamyamlığa karşı, tek bir kişinin sokağa çıkmasını istememiş, bu milleti, birbiriyle, devleti, askeri ve polisi ile karşı karşıya getirmemiş, tek bir kişinin burnunun kanamasına müsaade etmemiş, iç kavga ve çatışmaların emperyalizme ve siyonizme hizmet olacağını bilerek, tüm olanları sinesine, milletle beraber çekmiştir. Çok ama çok doğru da yapmıştır.
Bunu ne zaman yapmıştır? Kalkışmanın tüm şartlarının oluştuğu, milletin en tabii haklarının elinden alındığı, nefsi müdafaa hakkının doğduğu bir zamanda….
Göstericilerin taleplerine bakıldığında da, masum istekler olmadığı, iktidarı teslim alacak ya da büyük zaafiyete uğratacak şartların ileri sürüldüğü, yani ‘’bir sokak darbesi’ peşinde olunduğu sezilmektedir.
Elbette haklı ve masum talepler karşılanmalıdır ve o yönde de beyan ve irade ortaya koyulmuştur. Ama, ‘’hiç kimsenin tutuklu kalmaması ve yargılanmaması’’ talebi, asla kabul edilebilir değildir. Devlet kabul etse bile, millet nezdinde asla kabul edilmeyecektir ki, kabul edilmesi, yine hukuk dışı yol, metod ve hak olarak algılanarak, bundan sonra herkese, bir hak arama ve alma yöntemi olur.
İnsanlarımızın ölmesine, polis ve vatandaşlarımızın yaralanmasına, millet malına zarar verilmesine sebep olanlar, bunun hesabını mutlaka vermelidir, verecektir.
‘’Kırıp dökerim, yakıp yıkarım, vurur yaralar ve öldürürüm. Ama hesap vermem’’ mantığı ve talebi, faşist, totaliter, diktatoryal ve hastalıklı bir kafa eseridir.
Öldürme, yaralama ve hepimizin müşterek mülküne zarar vermeyenler ise, elbette tutuklanmamalı, dövülmemeli, en küçük bir şiddete maruz bırakılmamalıdır ki, o yönde çalışmalar, gayretler ve özür beyanları zaten ortaya koyulmuştur.
Devletten ve iktidardan elbette haklı şikayetlerimiz olabilir. Her zaman da olmuştur.
Mevcut siyasal iktidarın ocağından gelen ve tabanından biri olarak, ömrüm boyunca bir çok siyasal iktidar ile çalışmış, ‘’DOĞRU-DÜRÜST-ADALETLİ ve ÇALIŞKAN’’ olmak dışında, birde, ‘’YAĞCI ve YALAKA’’ olmama haricinde, hiçbir eylem ve suçum olmadığı halde, doğruluk-adalet ve çalışkanlığın karşılığı olarak, çok zulümler ve hukuksuzluklar gördüm.
Çok çok acıdır ki ve en acı olanıdır ki, kendi kardeşlerimden gördüğüm en fazlası ve en ağır olanıdır.
Haklı olduğumuz halde, gerek şimdi ve gerekse geçmişte, hiçbir zaman illegal yollara başvurmadık. Kamu malına zarar vermek, hele hele, insana zarar vermek, aklımızın ucundan bile geçmemiştir. Kan içtik, kızılcık şerbeti dedik.
Bunu dile getirmemin sebebi, Taksim eylemini tenkid ederken, mağdur olarak olaylara baktığımı anlatmak içindir. Yani, tuzu kurulardan olmayan biri olarak yazdığımın bilinmesi içindir.
Bu gün de, iktidar da , muhalefetten biri olsa ve Taksim de aynı gösterileri yapan benim arkadaşlarım olsa, eğer bunlar gibi yaparsa, aynı şeyleri yazar ve söylerim.
Devletin olayları yönetme de, üslup ve tavır da hataları yok mu? Elbette olmuştur ve zaten özür beyan edilmiştir. Sadece, hayata geçirilmesi beklenmeli ve takip edilmelidir. Bu yanlışların neler olduğu ise ayrı bir yazı konusudur.
Bu hareketlerle bir zafiyet karı bekleniyorsa, milletin daha fazla siyasal iktidara kenetlendiği unutulmamalıdır.