VAAZ METNİ
Konu: Secdede Görünüp Zulüm Karşısında Sinenlerin Hesabı
Hamd, yalnızca Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, hakkı eğip bükmeyen, zalimin önünde küçülmeyen, mazlumun yanında dimdik duran Efendimiz Muhammed Mustafa’ya olsun.
Aziz kardeşlerim,
Bugün bu kürsüden size tatlı söz söylemeyeceğim. Sırtınızı sıvazlamayacağım.
Herkesin hoşuna gidecek, vicdanı hiç sarsmayacak, çıkınca da üç dakika sonra unutulacak cilalı cümleler kurmayacağım.
Çünkü ümmetin derdi hafif değildir. Toplumun çürümesi küçük değildir. Kalplerin katılığı sıradan değildir.
Ve en önemlisi, din adına yaşanan büyük sahtekârlık artık üzeri örtülecek gibi değildir.
Bugün camiler doluyor olabilir. Tesbihler çekiliyor olabilir. Sakallar uzuyor, alınlar secdeye gidiyor, ağızlar Allah diyordur.
Ama soruyorum: Bu kadar ibadetin içinde neden bu kadar korkaklık var?
Bu kadar dindarlık görüntüsünün içinde neden bu kadar omurgasızlık var?
Bu kadar din dili dolaşırken, neden zulüm karşısında büyük bir sessizlik var?
Demek ki ortada bir sorun var. Hem de küçük bir sorun değil. İman dili var, ama iman ahlakı yok. İbadet şekli var, ama adalet şuuru yok. Dini sembol var, ama dini vakar yok. Kalabalık var, fakat karakter yok.
Kardeşlerim, Bugün birçok insan dini sevdiğini söylüyor. Peygamberini sevdiğini söylüyor. Kutsallarına dokunulunca öfkeleniyor.
Ama aynı insanlar, Müslüman kanı dökülürken susuyor. Çocuk cesetleri toprağa girerken susuyor. Şehirler bombalanırken susuyor. İnanca, kimliğe, halka, haysiyete yönelen küresel saldırılar karşısında susuyor.
Bu nasıl sevgidir? Bu nasıl sadakattir? Bu nasıl ümmet bilincidir?
Peygamber sevgisi sadece slogan değildir. Peygamber sevgisi, onun getirdiği hakikatin yanında durmaktır. Peygamber sevgisi, zulme karşı öfke duymaktır.
Peygamber sevgisi, zalim güç sahipleri konuştuğunda sus pus olmamaktır. Peygamber sevgisi, menfaatin ve korkunun önünde dini kurban etmemektir.
Ama bugün ne görüyoruz?
Zayıfa karşı kabaran, güçlüye karşı sönen öfkeler görüyoruz. Garibana karşı yüksek ses, emperyal güce karşı kısılmış ton görüyoruz. Düşük maliyetli kahramanlıklar, yüksek maliyetli hakikatler karşısında kaçış görüyoruz.
İşte rezalet budur. Bir hakaret gelince ortalık ayağa kalkıyor. Ama büyük devletler İslam’a, Müslümanlara, bu coğrafyanın insanına yukarıdan bakınca, aşağılayıcı sözler söyleyince, bombalarıyla düzen kurmaya kalkınca, ne siyaset dünyasında gerçek bir ağırlık, ne toplumda gerçek bir haysiyet patlaması görüyoruz.
Niye? Çünkü mesele iman değil, konfordur. Mesele hakikat değil, güvenli alanlardır. Mesele Allah rızası değil, güçten korkmaktır.
Açık konuşalım: Bugün insanların önemli bir kısmı Allah’tan çok güç sahiplerinden korkuyor. Ahiretten çok mevki kaybetmekten korkuyor. Zalimden çok çevre tepkisinden korkuyor. Hakikati söylemekten değil, yalnız kalmaktan çekiniyor.
Sonra da buna dindarlık diyor.
Hayır! Bu dindarlık değildir. Bu, korkunun din diliyle makyajlanmasıdır. Bu, menfaatin takva kılığına sokulmasıdır. Bu, riyanın örgütlü hale gelmesidir.
Ey Müslüman olduğunu söyleyen insan! Sana soruyorum: Namazın seni neden dikleştirmedi? Orucun seni neden iradeli kılmadı? Kur’an okuman seni neden zalime karşı cesur yapmadı? Secden neden seni doğrultmadı? Neden bunca ibadetin sonunda hâlâ güçlüye kul gibi, zayıfa efendi gibi davranıyorsun?
Kur’an bunun için inmedi. Peygamber bunun için gönderilmedi. İslam bunun için gelmedi. İslam, gösteri dini değildir. İslam, törensel bir aidiyet kulübü değildir. İslam, cuma günü görünüp hafta boyu kaybolan bir kimlik oyunu değildir.
İslam, hakkı ayakta tutma dinidir. İslam, izzet dinidir. İslam, bedel ödeyebilme dinidir. İslam, kula kulluğu kırma dinidir.
Ama bugün nice insan Allah’a secde ettiğini zannediyor; gerçekte güce secde ediyor. Nice insan putları yıktığını söylüyor; ama parayı, kariyeri, makamı, devleti, uluslararası ittifakları, medya algısını putlaştırmış durumda. Taştan puta tapmıyor belki, ama menfaatine tapıyor. Heykele secde etmiyor belki, ama konforuna secde ediyor.
Bunlar ağır sözler mi? Evet, ağır. Ama hastalık ağırsa ilaç da ağır olur. Yara derinse pansuman yetmez, neşter gerekir. Bugün bu ümmetin asıl ihtiyacı da budur: neşter. Çünkü herkes birbirini kandırıyor. Siyasetçiden kanaat önderine, ekrandaki yorumcudan mahalledeki dindara kadar herkes aynı oyunu oynuyor:
Dini konuşuyor, ama dinin bedelini ödemiyor. Adaleti övüyor, ama adaletin gerektirdiği riskten kaçıyor. Mazlumdan söz ediyor, ama mazlumun yanında görünmenin faturası çıkınca buharlaşıyor. Bu, sadece zayıflık değil; ahlaki çöküştür. Bu, sadece korkaklık değil; vicdani iflastır.
Aziz kardeşlerim, Dinin özü şekil değildir, sadakattir. Mesele sarık değil, doğruluktur. Mesele cübbe değil, cesarettir. Mesele slogan değil, şahsiyettir. Mesele “hayırlı cumalar” mesajı atmak değil; cuma namazından çıkınca zulüm düzenine ne kadar mesafe koyduğundur.
Bir toplum düşünün: Dili sürekli din diyor, Ama hayatı sürekli çıkar hesabı yapıyor. Ağzı ümmet diyor, Ama kalbi jeopolitik korkularla titriyor. Kürsüde Allah diyor,
Masada güçlünün çıkarına göre hizalanıyor.
Bu toplumun problemi ibadet eksikliği değildir sadece; dürüstlük eksikliğidir.
Resûlullah’ın hadisini herkes bilir: “Bir kötülük gören eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin.”
Peki biz ne yapıyoruz? Elimiz yok, dilimiz yok, kalbimiz de uyuşmuş. Buğz bile etmeyen, zulmü sıradan haber gibi tüketen bir topluma dönüştük.
Asıl felaket budur. Çünkü kalp ölürse insan hâlâ yürür, konuşur, namaz da kılar; ama içi çürümüştür. Dışı Müslüman görünür, ama vicdanı teslim alınmıştır. Ağzında ayet olur, ama hayatı başka bir kitaba göre akar.
Ey cemaat! Kendimizi kandırmayalım. Zalime karşı sessizlik tarafsızlık değildir. Bu, fiilen zalimin işini kolaylaştırmaktır. Mazlum yalnızken susmak masumiyet değildir. Bu, ağır bir vebaldir.
Küresel güçlerin işlediği zulüm karşısında dut yemiş bülbüle dönüp, içeride sürekli dini hamaset üretmek ise düpedüz ikiyüzlülüktür.
Bir Müslüman, sadece kendi mahallesinde cesur olamaz. Sadece güvenli meselelerde öfkeli olamaz. Sadece bedelsiz alanlarda kahramanlık yapamaz. Bunlar ucuz gösterilerdir.
Hakiki duruş, gücün gölgesinde doğrulabilmektir. Hakiki iman, korka korka da olsa hakkın sözünü eksiltmemektir. Bugün bize lazım olan şey, daha fazla gösterişli dindarlık değildir. Daha fazla ses, daha fazla sembol, daha fazla slogan hiç değildir.
Bize lazım olan şey, dürüst bir muhasebedir. Bize lazım olan şey, kendimizi Allah’ın huzurunda yargılamaktır.
Sor kendine: Ben gerçekten Allah için mi öfkeleniyorum, yoksa sadece bana maliyeti olmayan konularda mı bağırıyorum? Ben gerçekten ümmeti mi düşünüyorum, yoksa kendi rahatımı mı koruyorum? Ben gerçekten peygamberimin izzetini mi savunuyorum, yoksa sadece çevreme dindar görünmeyi mi önemsiyorum? Ben gerçekten zalime karşı mıyım, yoksa sadece işime gelen zalimlere karşı mıyım?
Bu soruların cevabı can yakar. Yakmalıdır da. Çünkü hakikat bazen merhem değil, tokat gibi gelir. Ama insanı uyandıran da o tokattır.
Kardeşlerim, Allah bu ümmeti süslü sözlerle değil, samimiyetle ayağa kaldıracaktır. Bu ümmet reklamla değil, riyayı terk ederek toparlanacaktır. Bu ümmet görüntüyle değil, omurgayla dirilecektir.
Onun için bugün yapmamız gereken ilk şey başkalarını suçlamak değil, kendimizi yargılamaktır. Önce evimizin içindeki sahteciliği görelim. Önce kalbimizdeki korkuyu görelim. Önce ibadeti şahsiyet üretmeyen bir alışkanlığa çevirdiğimiz yerleri görelim. Önce dini, hayatı dönüştüren bir hakikat değil de kimlik etiketi haline getirdiğimiz anları görelim.
Allah’tan korkan, güçten bu kadar korkmaz. Ahirete inanan, dünyalık hesaplarla bu kadar küçülmez. Peygamberini gerçekten seven, onun ümmetinin çiğnenmesi karşısında bu kadar suskun kalmaz.
O halde toparlanalım. Kendimize gelelim. Dindar görünmeyi değil, doğru olmayı seçelim. Kalabalıkta aynı kelimeleri tekrarlamayı değil, gerektiğinde yalnız da kalsak hakikati savunmayı seçelim.
Çünkü Allah sayıya değil, sadakate bakar. Gösteriye değil, niyete bakar. Süslü dile değil, zalim karşısındaki duruşa bakar.
Allah bizleri secdesi çok, şahsiyeti zayıf kullardan etmesin. Allah bizleri sözü din, özü korku olan insanlardan etmesin. Allah bizleri mazlumun ahını duymayan taş kalpli kalabalıklardan etmesin. Allah bizlere hakkı söyleyen dil, bedel ödemeyi göze alan yürek, korkuya teslim olmayan iman nasip etsin. Âmin (G.Dihkan)
Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ