İslam yüceyse, Müslüman da o yüceliğe yakışmak zorundadır!

Bir hakikati açık konuşalım: Bir insan, “Ben en son, en hak, en yüce dine inanıyorum” diyorsa, bu sözün omzuna çok ağır bir yük biner. Çünkü bu cümle, kuru bir aidiyet bildirimi değildir. Bu, bir iddiadır. Ve her iddia ispat ister. İslam’ın Allah katında hak din olduğunu söyleyen Müslüman, bu hakikati sadece diliyle değil, tavrıyla, karakteriyle, ahlakıyla, adaletiyle, merhametiyle, emaneti korumasıyla ve insanlığa kattığı değerle göstermek zorundadır. Aksi halde ortada büyük bir çelişki doğar: Diliyle yüce bir dine mensubiyet iddiasında bulunan, fakat hayatıyla o yüceliği örseleyen bir insan tipi…

Bugün en büyük problemlerimizden biri tam da budur. İslam’ın kemaline iman ettiğini söyleyen nice insan, kendi nefsini terbiye etmekte, öfkesini dizginlemekte, kul hakkından kaçınmakta, doğrulukta sebat etmekte, adaleti ayakta tutmakta, emanete sadık kalmakta sınıfta kalıyor. O zaman şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Senin temsil edemediğin bir hakikati insanlar nasıl tanısın? Senin yüzünde güzelliği görünmeyen bir dini başkası neden ciddiye alsın?

Şunu net söyleyelim: İslam, Müslümanın cebindeki kimlik kartı değildir; yüzüne, diline, kalbine ve hayatına yansıması gereken ilahi bir ölçüdür. Müslüman olmak, sadece “inandım” demekle bitmez. Müslüman olmak, Allah’ın huzurunda taşınan bir sorumluluktur. Çünkü İslam, insanı yüceltmek için gelir; onu çürütmek, bayağılaştırmak, ikiyüzlüleştirmek, zalimleştirmek için değil. Eğer bir insan yıllardır namaz kılıyor ama dilini zehirden arındıramıyorsa; oruç tutuyor ama kul hakkı yemekten vazgeçmiyorsa; Kur’an okuyor ama adaleti, merhameti, vicdanı hayatına taşımıyorsa burada ciddi bir temsil krizi vardır.

İnsanlar çoğu zaman dine kitaplardan değil, o dini taşıdığını söyleyen insanların yüzünden bakar. Bir Müslümanın dürüstlüğü, bir tebliğdir. Bir Müslümanın emanete sadakati, bir davettir. Bir Müslümanın öfke anındaki vakar ve adaleti, bir ayet gibi konuşur. Ama tam tersi de geçerlidir: Bir Müslümanın ahlaksızlığı, kabalığı, riyakârlığı, kibri, çıkarcılığı, tembelliği ve çifte standardı da insanları dinden uzaklaştıran zehirli bir propaganda haline gelir. Yani mesele sadece kişinin kendi günahı değildir; temsil ettiği hakikati lekelemesidir.

İslam yücedir. Çünkü kaynağı Allah’tır. İslam mükemmeldir. Çünkü insanı nefsin çukurundan çıkarıp ahlakın zirvesine çağırır. İslam büyüktür. Çünkü sadece ibadeti değil, ticareti, aileyi, hukuku, komşuluğu, yöneticiliği, merhameti, savaş ahlakını, barışı, infakı, sabrı, iffeti ve edebi de düzenler. Böyle bir dinin mensubu olmak, sıradan bir iddia değildir. Böyle bir dinin mensubu olmak, sıradan bir hayat sürme lüksünü de ortadan kaldırır. Müslüman, ortalama olamaz. En azından ahlakta ortalama olamaz. Adalette ortalama olamaz. Temizlikte, nezakette, emanette, merhamette vasat olamaz. Çünkü onun arkasında Allah’ın dini vardır.

Ne acıdır ki bugün birçok yerde İslam konuşuluyor ama İslam’ın karaktere dönüşmüş hali görülmüyor. Sılogan çok, örneklik az. Hamaset çok, dürüstlük az. Dış görünüş çok, iç arınma az. İnsanlar din adına yüksek perdeden konuşuyor ama en küçük menfaat çatışmasında ilkeler rafa kaldırılıyor. Kardeşlikten söz ediliyor ama haset kol geziyor. Takvadan söz ediliyor ama kibir gözlerden taşıyor. Adaletten söz ediliyor ama tarafgirlik, akraba kayırma, torpil, haksız kazanç, iftira ve çifte standart her yeri sarmış durumda. Sonra da dönüp “İslam neden doğru anlaşılmıyor?” diye soruluyor. Çünkü birçok yerde İslam anlatılmıyor, karikatürü gösteriliyor.

Müslüman şunu anlamalıdır: Bu DİN ona AYRICALIK DEĞİL, SORUMLULUK YÜKLER. “Ben Müslümanım” diyen insan, herkesten önce kendini hesaba çekmek zorundadır. Ben nasıl konuşuyorum? Nasıl kazanıyorum? İnsanlara nasıl davranıyorum? Güç elime geçtiğinde adil kalabiliyor muyum? Zayıfa karşı merhametli, güçlüye karşı ilkeli olabiliyor muyum? Menfaatim için eğilip bükülüyor muyum? Benden emin olunuyor mu? Benim varlığım bulunduğum yere güven, huzur ve dürüstlük taşıyor mu? İşte asıl soru budur. Çünkü İslam’ın insan üzerinde görünmesi gereken ilk alan, tartışma masası değil, karakter alanıdır.

Peygamber Efendimiz’in en büyük mucizelerinden biri sadece söylediği sözler değildi; o sözlerin ete kemiğe bürünmüş haliydi. İnsanlar onda vahyin yürüyen örneğini gördüler. Merhameti gördüler. Adaleti gördüler. Affı gördüler. Sabri gördüler. Emaneti gördüler. Yani İslam’ı kitap sayfalarından önce insan suretinde tanıdılar.

Bugün Müslüman’ın yapması gereken de budur: İslam’ı bağırarak değil, taşıyarak göstermek. Çünkü hakikat en güçlü şekilde, yaşanmış haliyle ikna eder.

Bu noktada çok sert bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor: Bir Müslüman, İslam’ın yüceliğine yakışmayan bir hayat sürüyorsa sadece kendini düşürmez; bağlı olduğunu söylediği dinin itibarı üzerinde de gölge oluşturur. Elbette dinin hakikati, onu kötü temsil edenlerin kötülüğüyle eksilmez. İslam yine İslam’dır. Kur’an yine haktır. Sünnet yine nurdur. Ama insanların zihninde oluşan ilk izlenim, ne yazık ki çoğu zaman temsil üzerinden oluşur. Bu yüzden kötü temsil sadece kişisel bir kusur değil, toplumsal bir vebaldir.

O halde Müslüman’ın önünde iki yol vardır. Ya dinini bir övünç etiketi gibi taşıyacak, ama hayatıyla onu boşa düşürecek; ya da dinini ağır bir emanet bilecek ve o emanete yakışır bir insan olma mücadelesi verecek. İşte asıl büyüklük burada başlar. Kusursuz olmakta değil, samimiyetle arınma çabasında. Melek olmakta değil, nefsine karşı dürüst olmakta. Hata yapmamakta değil, hatasını kibirle savunmamakta. Müslüman’ın kemali, günahsızlık iddiasında değil; tövbede, ahlakta, istikamette ve sürekli kendini düzeltme iradesindedir.

Bugün ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla slogan değil; daha fazla güvenilir insan. Daha fazla öfke değil; daha fazla hikmet. Daha fazla gösteriş değil; daha fazla ihlas. Daha fazla sert yüz değil; daha fazla vakarlı merhamet. Daha fazla dini konuşan değil; daha fazla dini yaşayan insan. Çünkü insanlığın İslam’dan kaçtığı nokta çoğu zaman İslam’ın kendisi değil, Müslüman’ın bozduğu temsildir.

Şunu unutmayalım: İslam bir iddia ise Müslüman onun delili olmak zorundadır. Eğer en yüce dine inandığını söylüyorsan, yalan sana yakışmaz. Haksızlık sana yakışmaz. Emanete ihanet sana yakışmaz. Kabalık, arsızlık, vicdansızlık, zulüm, hırs, gösteriş, fitne, iftira, ahlaksızlık sana yakışmaz. Çünkü sen sıradan bir dünya görüşünü değil, Allah’ın dinini temsil ettiğini söylüyorsun. Bunun bedeli büyüktür. Bunun ağırlığı fazladır. Bunun hesabı çetindir.

Son söz şu olsun: İslam’ı savunmanın en güçlü yolu, ona yakışan bir insan olmaktır. Müslüman, konuşmadan önce haliyle güven vermeli; tartışmadan önce ahlakıyla ikna etmeli; hüküm dağıtmadan önce nefsini terbiye etmelidir. Çünkü yüce olan dine yakışan, düşük bir temsil değildir. Allah’ın dinine yakışan; kirlenmiş bir vicdan, çürümüş bir ahlak, çifte standartlı bir hayat değildir. Allah’ın dinine yakışan; doğruluk, izzet, merhamet, adalet, edep ve samimiyettir.

İslam yüceyse, Müslüman da o yüceliğin gölgesinde küçülmemeli; o yüceliğe yakışan bir şahsiyet inşa etmelidir. Aksi halde sorun dinde değil, o dini taşıdığını iddia eden insanın kendisindedir.

Ve bugün en acil meselelerden biri, tam da budur: İSLAM’I YENİDEN ANLATMAKTAN ÖNCE, İSLAM’A YAKIŞAN İNSAN OLMAYI YENİDEN ÖĞRENMEK. (G. Dihkan)