Aklı İlahlaştıran Kibir: Aydınlanmanın İnsanı ve İslam’ın İtirazı
Batı’nın “Aydınlanma” diye yere göğe sığdıramadığı şey, gerçekte insanlığın önüne konmuş tertemiz bir hakikat yolu değil; “insan aklının, haddini aşarak vahyin tahtına kurulma girişimidir.” Bunu açık söylemek gerekir. Aydınlanma, anlatıldığı gibi sadece bilimin, ilerlemenin, özgürlüğün ve insan onurunun hikâyesi değildir. Aynı zamanda Tanrı’dan koparılmış bir dünyanın, kutsaldan arındırılmış bir insanın ve ahlaktan boşaltılmış bir medeniyetin de hikâyesidir.
Batı kendi tarihini anlatırken büyük bir aldatmacaya başvurur. Kilise zulmünü, skolastik baskıyı, hurafeyi ve Ortaçağ karanlığını anlatır; sonra da bunlardan kurtuluşun reçetesi olarak Aydınlanmayı sunar. Oysa burada yapılan büyük bir hile vardır: Kilisenin sapkınlığı ile vahyi; ruhban sınıfının zorbalığı ile dini; Batı’nın tarihsel hastalığı ile Allah’ın indirdiği hak dini aynı kefeye koymak. İslam tam da burada itiraz eder. “Çünkü İslam’da ruhban sınıfı yoktur, günah çıkaran papalık yoktur, Tanrı adına insanı ezen bir kilise hiyerarşisi yoktur.” Dolayısıyla Batı’nın kiliseye karşı açtığı savaş, İslam’a karşı delil yapılamaz. Bu, tarihsel bir sahtekârlıktır.
Aydınlanmanın özü şudur: İnsan kendi başına yeterlidir. Aklı yeter, arzusu yeter, iradesi yeter, ölçüsü kendisidir. İşte İslam’ın reddettiği tam da budur. “Çünkü insan yeterli değildir. İnsan zayıftır, şaşar, sapar, unutur, hevasına esir olur, çıkarına göre hakikati eğer büker.” Kur’an’ın insana bakışı gerçekçidir; Aydınlanmanın insana bakışı ise romantik bir kibirdir. “Aydınlanma insanı özgürleştirdiğini iddia etti ama gerçekte onu Allah’a kul olmaktan çıkarıp nefsine köle yaptı.” “Vahyin terbiyesinden kopan insan, bir süre sonra para, haz, güç, şöhret ve beden putlarının önünde secde etmeye başladı.” Bugün Batı medeniyetinin geldiği yer tam da budur.
Aydınlanma, “akıl” dedi; ama “aklı hikmetten kopardı.” “Özgürlük” dedi; ama “özgürlüğü sorumsuzluğa çevirdi.” “İnsan hakları” dedi; ama “insanı sadece biyolojik ve dünyevi bir varlığa indirgedi.” “İlerleme” dedi; ama o “ilerleme denen şeyin arkasından sömürgecilik, köle ticareti, emperyalizm, dünya savaşları, atom bombaları ve ahlaki çöküş geldi.” Demek ki mesele sadece teknik ilerleme değildir. Bir medeniyetin tren yapması, fabrika kurması, teleskop icat etmesi, o medeniyeti haklı çıkarmaz. “Şeytan da çok şey bilir ama hak üzere değildir.” Bilgi, vahiyden kopunca insanı yükseltmez; çoğu zaman daha organize bir zulmün aracına dönüşür.
Batı’nın Aydınlanma sonrası kurduğu dünya düzenine bakın. Diline “evrensel değerler”i dolayan bu medeniyet, aynı anda “Afrika’yı sömürdü, Asya’yı parçaladı, Müslüman coğrafyayı işgal etti, yeraltı kaynaklarını yağmaladı, halkları birbirine kırdırdı.” “Bugün insanlığa hukuk dersi verenler, dün milyonları açlığa, katliama ve köleliğe mahkûm edenlerdir. Böyle bir medeniyetin ahlak dersi vermesi bile başlı başına bir yüzsüzlüktür.” Aydınlanmanın meşhur “insan”ı, nedense sadece beyaz, güçlü, merkezde duran ve silah sahibi olan insandır. “Sıra Müslümanlara, Afrikalılara, Asyalılara, mazlum milletlere gelince o evrensel ilkeler bir anda buharlaşır.”
İslam’ın itirazı burada köklüdür: Hakikatin kaynağı yalnızca insan aklı değildir. “Akıl değerlidir, evet; ama mutlak değildir.” “Akıl bir araçtır, ilah değildir.” “Akıl yol bulur ama her zaman doğru yolu bulmaz. Akıl hesap yapar ama merhameti üretemez. Akıl teknoloji kurar ama vicdanı garanti etmez. Akıl güç verir ama o gücün nereye kullanılacağını belirleyecek ahlaki istikameti kendi başına temin edemez.”
İşte bunun için vahiy gerekir. Çünkü insanı, insandan daha iyi bilen Allah’tır.
“Aydınlanma ise bunu reddedip ölçüyü tamamen beşere teslim etti. Sonuç ortada: aile dağıldı, cinsiyet fikri bile bulanıklaştırıldı, haz ahlakın yerini aldı, tüketim ibadete dönüştü, yalnızlık modern insanın kaderi oldu.”
Bugün Aydınlanmanın çocukları hâlâ aynı masalı anlatıyor: “Önemli olan bireydir, bireyin arzusu kutsaldır, kimse kimseye karışamaz.” Güzel. Peki sonra ne oldu? “Aile çöktü, nesiller arasındaki bağ koptu, yaşlılar yük sayıldı, çocuklar piyasanın tüketim nesnesine dönüştü, kadın özgürleşme adı altında kapitalizmin vitrin malzemesi haline getirildi, erkek sorumluluktan kaçan bir haz makinesine çevrildi.” Sonra da buna “çağdaşlık” dendi. Bu çağdaşlık dedikleri şeyin önemli bir kısmı, ahlaki çözülmeyi teorileştirmekten ibarettir.
“İslam ise insanı yalnızca özgür değil, aynı zamanda sorumlu bir varlık olarak tanımlar.” Özgürlük başıboşluk değildir. Özgürlük, Allah’ın çizdiği hudutlar içinde insan onurunu koruyarak yaşamaktır. “Çünkü sınır, insanı boğan bir zincir değil; onu çürümeden koruyan bir emniyet hattıdır.” Bugün modern dünyanın en büyük trajedisi de budur: Sınırı düşman zannettiler, hududu baskı sandılar, haramı yasak diye küçümsediler; sonra da çürümenin ortasında “Nerede yanlış yaptık?” diye şaşkın şaşkın etrafa baktılar.
“Aydınlanmanın” en büyük yalanlarından biri de “tarafsızlık” iddiasıdır. “Sanki din taraflı, vahiy taraflı, gelenek taraflı; ama seküler akıl tertemiz, nötr, steril ve evrensel.” Böyle bir şey yok. Sekülerlik de bir inanç biçimidir; sadece Tanrısız bir inanç biçimi. “Aydınlanma da tarafsız değildir; onun da tanrısı insandır, mabedi piyasadır, kıblesi dünyadır, duası konfordur.” Kısacası mesele, din olup olmaması değil; hangi dine kulluk edildiğidir. İslam Allah’a kulluk çağrısı yapar. “Aydınlanma ise görünüşte özgürlük vaat ederken insanı hevasına, sisteme, devlete, sermayeye ve modaya kul eder.”
Üstelik Aydınlanmanın akılcılığı da tutarlı değildir. Çünkü işine gelince aklı över, işine gelmeyince arzuyu kutsar. Bilim der ama ahlaki nihilizmi meşrulaştırır. Evrensellik der ama kendi tarihsel tecrübesini bütün insanlığa dayatır. Hoşgörü der ama İslam kamusal alanda görünür olunca panikler. Çoğulculuk der ama Müslüman kendi inancını tavizsiz biçimde savunduğunda ona hemen “radikal”, “gerici”, “aydınlanma düşmanı” yaftası yapıştırır. Bu, fikir özgürlüğü değil; ideolojik zorbalıktır.
İslam’ın Aydınlanmaya eleştirisi, bilime, düşünmeye, araştırmaya, akletmeye karşı bir duruş değildir. Tam tersine İslam, aklı yerli yerine koyar. “Akıl baş tacıdır ama taht sahibi değildir”. Taht Allah’ındır. İnsan, kendi yerini bilirse yükselir; kendini ilahlaştırırsa alçalır. Aydınlanmanın temel suçu da budur: İnsanı kul olmaktan utandırıp ilahlaşma vehmine sürüklemesi. Fakat ilahlaştığını sanan insan, sonunda en aşağı tutkularının kölesi olmaktan kurtulamaz.
Bugün insanlık yeni bir muhasebeye muhtaçtır. Daha fazla teknoloji değil sadece; daha fazla hakikat. Daha fazla konfor değil sadece; daha fazla anlam. Daha fazla veri değil sadece; daha fazla hikmet. Aydınlanma insanlığa araç verdi ama yön veremedi. Güç verdi ama gaye veremedi. Konuşmayı öğretti ama neyin doğru olduğunu söyleyemedi. Çünkü bunu söyleyebilecek olan yalnızca vahiydir.
Hakikat şudur: Aydınlanma, Batı’nın kendi tarihsel krizine verdiği cevaptır; bütün insanlık için nihai reçete değildir. Hele Müslümanlar için hiç değildir. Müslüman, aklı vahyin emrinde tutar; hevasının, modanın ve seküler putların emrine vermez. Bizim için asıl aydınlanma, kandilin değil vahyin nurudur. Asıl ilerleme, Allah’tan kopmak değil Allah’a yönelmektir. “Asıl özgürlük, sınırsız günah işleme serbestisi değil, nefse ve kula kulluktan kurtulmaktır.”
Bu yüzden Aydınlanmaya hayranlık duyan Müslüman zihinler, önce şu soruya dürüstçe cevap vermelidir: “Siz gerçekten özgürlüğe mi hayransınız, yoksa Allahsız yaşama cesaretine mi?” Çünkü meselenin özü budur. İslam’ın önüne “modernlik” diye sürülen şeylerin önemli bir kısmı, aslında “süslenmiş bir isyandan ibarettir.” Ve insanlık, isyanla değil teslimiyetle kurtulur. Akılla değil demiyorum; aklın vahiyden bağımsız ilahlaştırılmasıyla değil diyorum. “Çünkü akıl ışık olabilir, ama güneş değildir.” Güneş, Allah’ın hidayetidir. (G. Dihkan)
EK: ABD nezdinde genel olarak Batı’nın Gazze, Filistin, G. Lübnan, Suriye, Yemen, yakın geçmişte Afganistan, Bosna, Irak, ve Libya’da ve son olarak ta halen İran’da sergilediği hukuk, insan hakları ve tüm insani değerleri ayak altına alan uygulamaları yukarıdaki tespitleri doğrulamış ve tescil etmiştir
Epstein vahşeti ile de Batı’nın maskesi tümüyle düşmüş, savunur gibi göründüğü değerleri tümüyle imha etmiştir. Artık BATI MEDENİYETİ DİYE BİR ŞEY YOKTUR.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ
