Sanatı Teşhirin, Şehvetin ve Kibrin Vitrini Haline Getiren Sanatçılar
SANAT, insana HAKİKATİ HATIRLATMAK için vardır; NEFSİN PUTLARINI PARLATMAK için DEĞİL.
Fakat bugün Türkiye’de de dünyada da “sanatçı” denilen geniş çevrenin hatırı sayılır bir kısmı, sanatı hakikatin dili olmaktan çıkarıp HEVANIN, TEŞHİRİN, ŞEHVETİN ve KİBRİN vitrini hâline getirmiş durumda. Mesele sadece birkaç magazin haberi, birkaç taşkın gece, birkaç rezalet görüntü değildir. Mesele daha köklüdür:
Ölümü unutan, hesabı küçümseyen, ahireti erteleyen, GÜNAHI ise “özgürlük”, “çağdaşlık”, “bedenim benimdir”, “hayat benim hayatım” gibi cilalı sözlerle meşrulaştırmaya çalışan bir hayat tarzı inşa edilmiştir. “Bu hayat tarzı, artık sadece bireysel bir çürüme değil; topluma model diye sunulan organize bir sapmadır.”
Bugün sahne, ekran, dijital platform ve magazin dünyasına bakıldığında aynı manzara tekrar tekrar görülüyor: İÇKİ sıradanlaştırılıyor, ÇIPLAKLIK normalleştiriliyor, ZİNA romantikleştiriliyor, UYUŞTURUCU bazen açık bazen örtülü biçimde kültürün parçası gibi sunuluyor, KUMAR, “eğlence”, şatafat “başarı”, sınır tanımazlık ise “özgünlük” diye pazarlanıyor. KİTLELER de buna sadece bakmıyor; ÖZENİYOR. En tehlikeli taraf burada başlıyor. Çünkü “günah, gizli işlendiğinde bir insanı çürütür; alenileştirilip alkışlandığında bir toplumu çürütür.”
SANATÇI sınıfının büyük bir kısmı tam da bunu yapıyor: KENDİ NEFSANİ SAVRULUŞLARINI milyonlara servis ediyor, sonra buna da “sanat”, “ifade özgürlüğü”, “ben buyum” diyerek ahlaki dokunulmazlık kazandırmaya çalışıyor.
İSLAM açısından mesele son derece nettir. İNSAN BAŞIBOŞ DEĞİLDİR. Bedeni de, sesi de, şöhreti de, imkânı da, serveti de EMANET hükmündedir. Emaneti heva uğruna kullanmak, sonra da bunu bir meziyet gibi sergilemek, basit bir tercih değil; ağır bir VEBALDİR. Hele ki toplum önünde tanınan, sözü dinlenen, hareketi taklit edilen kimseler için bu vebal daha da büyüktür. “Çünkü onların günahı yalnız kendileriyle sınırlı kalmaz; özendirir, meşrulaştırır, cesaretlendirir.” Bir genç, bir oyuncunun veya şarkıcının hayatına bakıp “demek ki modern olmak böyle bir şey” diye düşünüyorsa, orada sadece kişisel düşüş yoktur; TOPLUMSAL ZEHİRLENME vardır.
Bu çevrelerin en büyük yanılgısı şudur: Kameralar açık olduğu sürece hayatın devam edeceğini, ışıklar yandığı sürece sonun gelmeyeceğini zannediyorlar. Oysa ÖLÜM; konser takvimi sormaz, gala programı beklemez, ödül törenine göre randevu vermez. TABUTUN içine UNVAN girmez. Orada “ünlü sanatçı”, “ikon”, “star”, “fenomen”, “efsane isim” gibi etiketlerin hiçbir hükmü kalmaz. “Kefenin cebi yoktur. Alkış sesleri kabir kapısında kesilir. Makyaj ölüm karşısında dökülür. Kamera açısı mizanı değiştirmez. Menajer, avukat, PR danışmanı, dijital ekip, koruma ordusu… Hiçbiri sorgu meleklerinin karşısında tek kelime edemez. İnsan, en çıplak hakikatiyle, en savunmasız hâliyle, yaptığı ve özendirdiği her şeyin hesabını verir.”
İşte tam da bu yüzden, sanat dünyasındaki bu savruluş sadece “ahlaki tercih” diye geçiştirilemez. Bu, ALLAH’IN KOYDUĞU SINIRLARLA AÇIK ÇATIŞMADIR. “İçkiyi hayat tarzı, zinayı özgürlük, çıplaklığı cesaret, sapkınlığı ilericilik, taşkınlığı yaratıcılık diye sunmak düpedüz kavram sahtekârlığıdır.”
Günahı estetik ambalajla sununca günah olmaktan çıkmıyor. Kötülüğü pahalı kıyafetler, güçlü ışıklar, profesyonel prodüksiyonlar ve alkışlarla sahneye taşıyınca o kötülük temizlenmiyor. PİSLİK, ALTIN TEPSİDE SUNULUNCA HELAL OLMAZ. Haram, moda olunca meşru hâle gelmez.
Üstelik bu çevrelerin bir kısmında öyle bir KİBİR DİLİ yerleşmiş durumda ki, sanki din sadece sıradan insanlara lazım, hesap sadece garibanlara var, haram sadece isimsiz kitleler için haram. Kendilerini toplumun üstünde, eleştirinin ötesinde, hatta bazen kutsal bir dokunulmazlık zırhı içinde görüyorlar.
Ne zaman bu rezalet hayat tarzı eleştirilse hemen aynı ezber konuşuyor: “Kimse kimsenin hayatına karışamaz.” Oysa mesele birilerinin özel alanına tecessüs etmek değil. Mesele, “kamusal olarak sergilenen ve milyonlara örnek diye pompalanan bir yozlaşmanın teşhir edilmesidir.” Bir insan kötülüğü kendi içinde yaşasa bile bu vahimdir; onu bir yaşam ideali gibi sunması ise daha vahimdir. Çünkü orada artık bireysel günah değil, kolektif ifsat devreye girer.
Şunu açık söylemek gerekir: Bugünün birçok sanatçısı, modern zamanların rahipleri gibi çalışıyor; ama HAKKA DEĞİL NEFSE ÇAĞIRIYOR. Şarkılarıyla, klipleriyle, röportajlarıyla, sosyal medya paylaşımlarıyla, kırmızı halı gösterileriyle, reklamlardaki beden politikalarıyla insanlara sürekli aynı mesajı veriyorlar: “Canın ne istiyorsa yap. Sınır tanıma. Haz peşinde koş. Şöhret her şeyi meşrulaştırır.”
İşte bu mesaj ŞEYTANIN şeytanın asırlardır farklı ambalajlarla söylediği ESKİ YALANDAN başka bir şey değildir. Sonunda insana özgürlük vaat eder, gerçekte ise kişiyi NEFSİNİN ve tutkularının KÖLESİ yapar.
Daha acı olan ise şudur: “Bu kesimin bir bölümü yaşlandıkça bilgeleşmiyor, aksine çürümeyi rafine ediyor. Gençken taşkınlık olan şey, ilerleyen yıllarda ideolojiye dönüşüyor. Tevazu beklenirken küstahlık artıyor. Pişmanlık beklenirken meydan okuma geliyor. Tövbe beklenirken savunma mekanizmaları devreye giriyor.” “Hatta bazıları, hayat boyu işlediği günahları neredeyse bir başarı hikâyesi gibi anlatıyor.”
Oysa ömür, günah portföyünü genişletmek için değil; hatadan dönmek için verilmiştir. “Yaş almak, sadece biyolojik bir olay değildir; mezara yaklaşmaktır. İnsan kırıştıkça hakikate de yaklaşmalı.” Fakat bugün birçok ünlü isim, kabre yaklaşırken bile sahte ışıltının peşinden koşuyor.
İslami açıdan bakıldığında en dehşet verici noktalardan biri de HAYA DUYGUSUNUN sistematik biçimde YOK edilmesidir. Haya, insanın iç ahlak bekçisidir. Haya gittiğinde sınırlar da gider. Bugün sanat ve eğlence sektörünün geniş bir bölümü, özellikle teşhir, bedenin metalaştırılması, cinselliğin ticarileştirilmesi ve mahremiyetin pazarlanması üzerinden dönüyor. “Bu sadece bireysel bir tercih sorunu değildir; kapitalizmle şehvetin el ele verdiği büyük bir sömürü düzenidir.” “Kadını da erkeği de metaya çeviren, bedeni pazarlama aracına indirgeyen, nefsani arzuları para ve şöhret makinesine bağlayan kirli bir çarktır bu.” Ve ne yazık ki nice sanatçı bu çarkın hem dişlisi hem de vitrin yüzü olmuştur.
Burada müminin tavrı net olmak zorundadır. Hayranlıkla değil, basiretle bakmalıdır. “Ün, servet, güzellik, popülerlik, takipçi sayısı, ödüller ve reklam anlaşmaları hakikatin ölçüsü değildir. Allah katında ölçü takvadır; reyting değil.” “Bir insan milyonların önünde alkışlanabilir ama Rabbin huzurunda zelil olabilir. Bir başkası bu dünyada görünmez olabilir ama Allah katında değerli olabilir.” Bu yüzden mümin, gözünü modern putlara kaptırmamalıdır. Şöhret çağının en büyük fitnelerinden biri budur: İnsanı, hakikati karakterle değil görünürlükle ölçmeye alıştırmak.
Elbette BÜTÜN SANATÇILARI TEK TEK AYNI KEFEYE KOYMAK DOĞRU OLMAZ. Düzgün yaşayan, sınır bilen, şöhretini kötülüğe değil faydaya kullanan insanlar da vardır. Fakat genel tabloyu konuşurken yumuşak cümlelerle gerçeği örtemeyiz. Çünkü ortada ciddi bir YOZLAŞMA, açık bir GÜNAH TEŞHİRİ ve kitleleri etkileyen büyük bir AHLAKİ TAHRİBAT vardır. Bu gerçeği söylemek “gericilik” değil, “vicdan borcudur.” “Asıl gericilik, nefsin en ilkel arzularını özgürlük diye pazarlamaktır. Asıl ilkellik, insanı ruhundan koparıp bedene ve hazza hapsetmektir.”
Son söz şudur: “Ölüm var. Hem de çok yakın. Ahiret var. Hem de tartışılmaz. Hesap var. Hem de eksiksiz. Bugün sahnede kahkaha atan, kameraya göz kırpan, haramı gösteriye çeviren, günahı marka diliyle parlatan herkes bir gün susacak. Şarkılar bitecek, alkışlar dinecek, ekranlar kapanacak, beden toprağa teslim edilecek. O gün ne magazin manşeti konuşacak ne ödül töreni ne de hayran orduları. O gün sadece amel konuşacak. Kim neyi yaşadıysa, neyi özendirdiyse, neyi normalleştirdiyse onunla yüzleşecek.”
Bu yüzden “sanat dünyasının günahı, sadece kendi hayatlarını karartmaları değildir; başkalarının da kalbine, zihnine, ahlakına karanlık taşımalarıdır.” Ve bu ağır vebal, basit bir “tercih meselesi” diye küçültülemez. Müminin görevi, bu sahte ihtişamı teşhir etmek ve hakikati hatırlatmaktır:
“Dünya üç günlük sahnedir; ahiret ise sonsuz menzil.” Akıllı insan, geçici alkışa değil ebedî kurtuluşa yatırım yapar. Geri kalan her şey, gürültüdür. Ve o gürültü, ölüm geldiğinde bir anda kesilir. (G. Dihkan)