Fahri Tuna

Adı Cahit olsa yeridir; zira bir ömür cihat cehdiyle çırpındı. Çırpınıyor hâlâ.

Lebalep gayret, lebalep samimiyet, üzerine biraz da Karadenizlilik sepeleyin; işte size Mustafa Aydın.

Şehrimde, kürsüde, minberde, mihrapta, içeride ve dışarıda, yolda ve çarşıda, cenazede ve düğünde, fenomen/star/ yiğit bir hoca aradım bir ömür. Hayal ettim. Ümidimi kaybetmeden. Bulabildim mi? Hayır. İyiler, iyiceler, yakışanlar, yaklaşanlar oldu elbet. Bir imam bulamadım kendime. Ama bunun tek bir istisnası vardır: Mustafa Aydın. Hocaefendi unvanını bihakkın hak edendir. Notu âlâdır.

(İçinizdeki şeytan neden aliyyülâlâ değil? diye soruyor, biliyorum. Cevap vereyim: Şiirle edebiyatla güzel sanatlarla da yakinen ilgilenebilseydi, o vakit onu da alabilirdi, zannımca.)

Onu okuldan hatırlıyorum, hayal meyal. İmam Hatip'te iki üst sınıftan ağabeyimizdi. Gündüzlü olduğundan muarefemiz azdı elbette. Okuldan ufağıyız yani.

Yıllar sonraydı. Belki on beş sene geçmişti. Belki yirmi. Bir gün Ozanlar'da oturan, halamın eşi Berber Recep Eniştem, Fahri, Sezginler Camii'nde bir Mustafa Hoca var. Adam derya. Bir duası var, on beş dakika. Söyledikleri insanın içine işliyor. Fırsat buldukça bisiklete atlıyorum, doğru Sezginler'e. Cemaati de çok kalabalık. İğne atsan yere düşmez. Bir görmen lâzım, dedi. İçimde bir umut ışığı yanıp sönmeye başladı.

Benim de şeyhi (Sadık Canlı'yı, haşa, ne haddimize) düzeltmek için tarikat kurduğum yıllar. Şeyh vekili Tarık Pekerken, mürit de ben. (Yönetimi elden kaçırmamak için başka mürit almıyorum.) Bir yandan da Ukdebaşlığıyla zehir zemberek yazılar yazıyorum. İşte o günlerde Haza Tüccar Tarık Pekerken Ağabey, bir Cuma beni alıp Sezginler'e götürdü. Sadık Abi de oradaydı. Namaz bitiminde Tarık Abi, Mustafa Hoca'ya takdim etti beni, okuldan ağabeyimizdir, dedim. O da, yazılarını okuyorum, takdir ediyorum, diye iltifat etti bana, sağ olsun.

Recep Eniştem az bile söylemişti. Mustafa Abi'm, belli ki çok ama çok iyi hazırlanıyordu vaazlarına. Ve hutbeye. (Basmakalıp, Ankara'dan faxlanmış (o yıllarda en ileri iletişim aracı fax makinasıydı daha) hutbeleri okumak yerine, kılı kırk yararak hazırladığı, içseleştirdiği- çoğu kez metne bakmadan- irad ettiği bir hutbe okumuştu. Hutbe mi onu okudu, o mu hutbeyi belli değildi; o kadar mündemiçtiler.

Vaazında adeta ortaoyununu esas alıyordu: Hem kendisiydi hem cemaatle yer yer diyalog halinde. İçine alıyordu cemaati de. Ayet hadis merkezliydi ama günceli de içine alarak. Yani cemaati.

Cemaatin neredeyse tamamını tanıyordu bir bir; kimdir, ne iş yapar, eğitimi, ilgi alanları, birikimi nedir. Namaz sonrası camii içinde, avluda, imam odasında, akraba gibiydi hepsiyle. Aman Allah'ım dedim içimden, aradığımız özlediğimiz gözlediğimiz imam bu.

Samimiyetti her şeyi. Adanmışlık. Ve kuşatıcılık.

Birkaç hafta sonra bir haberi geldi bana: Bu Cuma Fahri benim camiye gelsin. Tüm tarikat, maaile (Sadık Abi, Tarık Abi, bendeniz) oradaydık. Bir sürpriz vardı ama neydi bakalım. Heyecanlı bir vaazın sonuna yetişmiştik. Cami tıklım tıklımdı, her zamanki gibi. Özel cemaati vardı Mustafa Hoca'nın. Şehrin dört bir yanından koşup gelen. Artık hepsi birbirini tanır olmuşlardı. Cemaattiler yürekleri benzer atan. Derken ezan okundu. Ardından sünnete kalktık. Sonra iç ezan, Mustafa Hoca yavaş yavaş minbere çıktı. Cebinden bir kâğıt çıkardı. Pek yaptığı şey değildi kâğıttan okumak. Cemaati şöyle bir süzdü. Beni gördü sağda arkalarda. Ufaktan bir göz kırptı. Ve ortadan inceye yakın, yanık ve etkileyici sesiyle okumaya başladı: Bankalar; Hayatımızın Deli Dumrulları.Benim yakınlarda yayımlanan bir denememi olduğu gibi okudu. O yazının bana ait olduğunu bilen iki kişi daha vardı camide. Şeyhimiz ve vekili. Onlar da göz kırptılar bana.

Olacak şey değildi. Her deneme yazısı gibi oldukça soğuk bir metindi benim yazım. Samimiyetiyle ve içselleştirerek elden geldiğince ısıtmıştı Mustafa Abi, buz gibi yazıyı.

Buydu işte Mustafa Hoca. Faydasına inandığı her bilgiyi, hayatın (cemaatin), caminin, insanların gündemine sokuveriyordu. Ustaca. Rahatsız etmeden.

Şehrin bir kenar mahallesinde, çiftçi esnaf ve emekçi yoğun bir bölgeda yer alan Sezginler Camii, - hiç abartısız söylüyorum- 1987/2008 arası Adapazarı'nın en popüler, en yoğun, en konuşulan camii olmuştu, Mustafa Hoca sayesinde. Tekti üstelik. Ne müezzini vardı ne ikinci bir imamı. Yatılı bir Kur'an Kursu da inşa etmeyi başarmıştı bu sürede, hayırseverleri hayra yönlendirerek. Şehir dışından hatta il dışından da gelenler oluyordu artık Sezginler'e. Şöhreti arttıkça artıyordu.

Bir gün onu, Orhan Gazi'nin 1326'da Adapazarı'na, fethin nişanesi olarak hediye ettiği, şehrin tapu senedi hükmündeki Orhan Camii’nde gördük. Ve çok sevindik. Kıyıda köşede bunları başaran Mustafa Hocamız, şehrin kalbi hükmündeki bu selatin (sultan yapımı) camide kimbilir neler başaracaktı.

Öyle olmadı maalesef. Mustafa Abi, aynı Mustafa Abi'ydi de cami onun aradığı cami değildi. Burası adeta bir protokol camiiydi. Vaazları Mustafa Hoca'ya bırakmıyorlardı; ya müftüler, ya müftü yardımcıları, ya kadrolu vaizler, ya da misafir vaizler işgal ediyorlardı kürsüleri.

İki imamdılar; bir Cuma Mustafa Hoca, diğer Cuma güzel sesiyle özel vurgularıyla bir sanatçı ağırlığı taşıyan bizim Alaattin Beşel vardı minberde ve mihrapta. Cemaatte karmaydı; ezan okunurken namaza geliyor, selam verince işinin başına koşuyordu. Mustafa Hoca'yı arayan soran, musafaha, musahabe (sohbet) hak getire. Orhan Camii devletti adeta. Ciddiyetti. Allahü ekber, Sübhanekella... Esselamu aleyküm verahmetullah; Allah'ümmeentesselamu. Yallah dışarıya. Sezginler'de özerklik hâkimdi. Adeta bağımsızdı. Namaz sonrası-seneler boyu-imam odasına bir düzine dostuyla gitmeye alışkın Mustafa Aydın, Orhan Camii minaresinin dibindeki odada adeta yapayalnızdı.

Bizim Adapazarı yerlilerinin yakışığı geldi diye bir deyimi vardır. Bir işin münasibinin gereğini yapmak diyelim buna. Orhan Camii'nde tarih boyunca tüm imamların (kırk sene ücret almadan imamlık yapan Boşnak Hafız (Mehmet Okur), Sabri Kavakçı, Talip Bozkaya; hepsinin de hafız olduğunu öğrenen 52 yaşındaki Mustafa Aydın, azmetti cehdetti, bir yılda hıfzını itmam eyledi. Yetmedi, SAÜ İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden özel kıraat dersi alarak okuyuşunu geliştirdi. Bu bile dakikalarca alkışı hak eden bir özelliğidir abimizin.

Yaş haddinden emekli olduğu 2022 senesine kadar aradığı vaaz, ders halkası, cemaatle yakın iletişim ve coşkuyu, Orhan Camii'nde bulamayan Mustafa Aydın Hocaefendi, engin birikimi ve cehdini, Orhan Camii kürsüsünde verdiği Pazar Sabahı Tefsir Dersleri'yle bir nebze paylaşmaya çalıştı. Şimdilerde sosyal medya üzerinden paylaşımlar yapıyor. Senelerdir Yeni Sakarya gazetesinde Ramazan ve Cuma sayfaları hazırlayarak cemaatin bazı ihtiyaçlarına derman olmaya çalıştığı gibi.

Orta boyu, Karadeniz çizgileri hâkim yüzü, uzunca sakalı, ciddiyet ve vakar ile yoğun bakışları, düzgün giyimi ile sokakta caddede camide, iste bu Mustafa Aydın diyebilirsiniz hemen.

Ömrünü emri bilmağruf ve nehyi anilmünkere adamış adamdır Mustafa Abimiz. Bunu her Karadenizli gibi zaman zaman sertçe yaptığının pek farkında olmasa da. Samimiyetinden şüphemiz yoktur. Esas olan da odur zaten.

Tam da buydu Mustafa Aydın. İslâm'ın ve samimiyetin Trabzon versiyonu. Biraz sertçe yani. Olsundu.

İngilizce öğretmeni olduğunu pek bilen yoktur.

Ah bir de Yahya Kemal, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Fethi Gemuhluoğlu, Cahit Zarifoğlu okusaydı, nasıl olurdu acaba. (Tabii ki bu, medrese/mektep, alaturka/alafranga, kadim/modern kavramları üzerinden sonucu belirsiz bir tartışma konusudur, girmeyelim ona.)

Mustafa Aydın Hocaefendi, karanlık çağın aydınlık yüzlerinden biridir.

Cihat cehdiyle okuyan, hazırlanan, bunu cemaatiyle paylaşan bir samimiyet adamıdır. Vakur, Velud, müstakim.

Bir ömür, cehtle ve samimiyetle vakti eda eden adamdır. Edası da hoştur seda ve fırçası da.

Kültür Ajanda Dergisi, Ocak 2026 sayısı

Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ