“Ben gözcü, Gölgelerinin vadide dağıldığını gördüm. Ne onlar kaldı ne de sevdaları. Bu vadiye gelince geri dönebilen yoktur. Mihri küllerine gömüldü. Özgür dumana karıştı. Birisi sessizlik oldu. Diğeri rüzgâr. Fakr-u Fena vadisi onları aldı. Ve geriye sadece yokluk kaldı.”

Figen Koşar’ın “Yolcu” romanı okurken, yazarın kurgusal taktikleriyle tıpkı Mihrimah ve Özgür’ün trajik aşkını evrensel bir destana dönüştürerek yedi vadiyi aşan Simurg ’un derinliklerinde katmanlı bir yolculuğa çıkıyorum. Ben de o “yolcu” oluyorum. Felsefi, tarihi ve edebi katmanları keşfederken paylaşılamayan yeryüzü cennetini cehenneme çeviren kendini tanrı gibi gören diktatörlerin yaşattığı acıları içsel bir aynada tekrar, tekrargörüyorum, yaşıyorum. Etrafımızdaki coğrafya Kafkaslar, Balkanlar, yakın zamanda orta doğu ve Filistin geçmişte ve hala günümüzde nasıl acılardan geçmiş, geçiyor. Yas yıllarca bitmeden sürüyor, sürecekte.

Mihrimah, Özgür’ün acılı tarihsel mirası arasındaki gerilimden beslenerek trenle gittiği Moskova/Abhazya yollarında kendi içsel yolculuğunu tamamlarken, Lev, Madina, Nestor Lakoba, Sariya ve çevresinin muhalif fikirleri yüzünden Stalin zulmünü nasıl yaşadıklarını, Abhazya savaşını ve devlet arşivinin yok edilişini, Enver Hocanın Arnavutluk’ta kültürel, dini ve entelektüel mirası yok ediş sürecini, apsuva gelenek ve göreneklerini, Nazım-Vera aşkınıve de Ritsa gölünün hikâyesiyle okuyucunun toplumsal hafızasını güncellerken içerde de Sivas Madımak olayları, Aziz Nesin ve Metin Altıok’a da bir selam gönderiyor.

Kafkasya’nın sürgünlerini, kayıplarını genlerinde taşıyan toplumsal hafızanın ürünü olan Özgür ile rasyonel ve evrensel aklı temsil eden Profesör Mihrimah’ın hakikate ulaşma serüveni simurg efsanesinin 7. vadisi olan Fakr-u Fena ’da son buluyor.

Yolcu(luk) felsefi ve tarihi katmanlarda, bazen keyifli, düşündürücü bazen de bu kadar da olmaz denilen zulmü yaşatırken yıllarca süren tarihi yası iliklerine kadar hissettiriyor.

Gözcünün, tanrısal ve mesafeli duruşu okuyucuyu pasif bir takipçi olmaktan çıkarır, onu da Mihrimah ve Özgür ile birlikte yedi vadiden geçecek bir “yolcu” haline getirir. Bu yolculukta Özgür’e giydirilen kimlik hiç yabancı değil, sanki çok tanıdık biri son fasla uymasa da.

“Sırtını gün batımına yaslamıştı Özgür. Gözleri, laciverte dönmeye hazırlanan Ritsa’nın derinliklerindeydi. Elinde Mihri’nin yıllar önce Moskova’da verdiği mızıka.”

O zaman kitaptaki meşhur ritmik seslenişle bitirelim yazıyı: “BU ROMAN SEN OKU DİYE YAZILDI”

Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ