Günümüzde stres ve anksiyete, modern yaşamın neredeyse kaçınılmaz bir parçası haline gelmiştir. İş hayatındaki yoğun tempo, ekonomik kaygılar, aile sorumlulukları ve günlük yaşamın getirdiği birçok zorluk hem ruh sağlığımızı hem de beslenme alışkanlıklarımızı doğrudan etkilemektedir. Çoğu zaman farkında olmasak da yaşadığımız stres, ne yediğimizden ne kadar yediğimize kadar birçok davranışımızı değiştirebilmektedir.

Stres altında olduğumuzda vücudumuz "savaş ya da kaç" olarak bilinen doğal bir savunma mekanizmasını devreye sokar. Bu süreçte kortizol ve adrenalin gibi hormonlar salgılanır. Kısa süreli stres durumlarında iştah azalabilirken, uzun süre devam eden stres ise tam tersine iştahın artmasına neden olabilir. Özellikle kronik stres yaşayan bireylerde yüksek kalorili, şekerli ve yağlı yiyeceklere yönelme eğilimi daha sık görülmektedir.

Pek çok kişi üzgün, gergin veya kaygılı olduğu zamanlarda kendini mutfakta bulur. Aslında burada hissedilen açlık çoğu zaman fiziksel değil, duygusal açlıktır. Duygusal açlık aniden ortaya çıkar, genellikle belirli yiyeceklere karşı yoğun istek oluşturur ve kişi tok olmasına rağmen yemeye devam edebilir. Çikolata, tatlılar, hamur işleri ve paketli atıştırmalıklar bu dönemde en çok tercih edilen yiyecekler arasında yer alır. Bunun nedeni bu besinlerin kısa süreli mutluluk hissi oluşturan bazı kimyasalların salgılanmasını tetiklemesidir. Ancak bu etki geçicidir ve sonrasında suçluluk hissi ile birlikte daha fazla stres ortaya çıkabilir.

Anksiyete yaşayan bireylerde ise durum farklı şekillerde görülebilir. Bazı kişilerde iştahsızlık gelişirken bazı kişilerde sürekli bir şeyler yeme isteği oluşabilir. Sürekli kaygı hali, öğün düzeninin bozulmasına, hızlı yemek yemeye ve sağlıksız besin seçimlerine neden olabilir. Ayrıca stresli dönemlerde kahve, çay ve enerji içeceği tüketiminin artması da sık karşılaşılan bir durumdur. Fazla kafein tüketimi ise çarpıntı, huzursuzluk ve uyku problemlerini artırarak anksiyete belirtilerini daha da şiddetlendirebilir.

Beslenme yalnızca stresten etkilenmez, aynı zamanda stres yönetiminde de önemli bir rol oynar. Düzenli ve dengeli beslenmek kan şekerinin dengede kalmasına yardımcı olur. Kan şekerindeki ani düşüş ve yükselişler yorgunluk, sinirlilik ve huzursuzluk hissini artırabilir. Bu nedenle ana öğünlerde kaliteli protein kaynaklarına, tam tahıllara, sebzelere ve sağlıklı yağlara yer verilmesi önemlidir.

Omega-3 yağ asitlerinden zengin balıklar, ceviz ve keten tohumu; magnezyum içeren yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller ve kuruyemişler; B grubu vitaminlerinden zengin besinler sinir sistemi sağlığını destekleyen önemli besin kaynaklarıdır. Bunun yanında yeterli su tüketimi ve düzenli fiziksel aktivite de hem bedensel hem ruhsal sağlığın korunmasına katkı sağlar.

Uyku da stres ve beslenme arasındaki ilişkinin önemli bir parçasıdır. Yetersiz uyku, açlık ve tokluk hormonlarının dengesini bozarak iştahın artmasına neden olabilir. Bu nedenle kaliteli uyku, sağlıklı beslenmenin ayrılmaz bir parçası olarak görülmelidir.

Unutulmamalıdır ki stres hayatın tamamen ortadan kaldırılamayacak bir gerçeğidir. Ancak stresle başa çıkma yöntemlerimizi geliştirmek, düzenli beslenmek, hareket etmek ve yaşam tarzımıza sağlıklı alışkanlıklar eklemek hem fiziksel hem de ruhsal sağlığımızı korumamıza yardımcı olacaktır. Kendimizi kötü hissettiğimiz her an çözümü yiyeceklerde aramak yerine, duygularımızın farkına varmak ve ihtiyaçlarımızı doğru şekilde belirlemek uzun vadede çok daha sağlıklı sonuçlar sağlayacaktır.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ