Türkiye, diğer birçok gelişmekte olan ülke gibi, “kırılgan ve istikrarsız” bir ekonomiye sahip. Dünya konjonktürüne uygun politikalar izlenerek kırılganlığın ve istikrarsızlığın toplumsal-siyasal yapı üzerindeki olumsuz etkileri azaltılmaya çalışılıyor.

Dış ödemelerini yapamama yani ödemeler dengesizliği durumu, Türkiye ekonomisinin üzerinde bulunduğu fay hattı’nın en önemli kırılma noktasını oluşturmaktadır. 1970’lerin ikinci yarısından itibaren 1980 Eylülüne kadar yaşananlar, bu noktada oluşan bir kırılmanın toplumsal-siyasal yapıyı nasıl etkilediğinin en acı örneğidir.

***

1980’ler boyunca izlenen iktisat politikaları, böyle bir kırılma bir daha olmasın amacına yöneliktir. Dönemin hemen başında (24 Ocak 1980) “ithal ikameci” birikim modelinden vazgeçilir ve batıdan yükselmekte olan “neoliberal dalgaya” uygun olarak “ihracatın öncülüğünde dışa açılmayı” amaçlayan yeni bir birikim modeli benimsenir. Bir başka ifade ile 1980’ler boyunca, ülkenin kaynakları ihracat için seferber edilerek ödemeler dengesizliği ve istikrar içinde büyüyememe sorunları aşılmaya çalışılır.

Modelin öngörüleri doğrultusunda 1980’lerin sonuna kadar ciddi bir ihracat performansı ortaya konur. İhracata dönük üretim, 1960’lı ve 1970’li yıllarda yapılmış [ve eksik kapasite ile çalışmakta] olan yatırımların kapasite kullanım oranları yükseltilerek gerçekleştirilir. Ülkenin ihracat hacmi 1979 yılında 2.3 milyar dolar seviyesinde iken 1987 yılında 4.4 kat artarak 10.2 milyar dolar seviyesine yükselir.

Bununla birlikte, kapasite kullanım oranları artırılarak ihracatı desteklemenin de bir sınırı var. Henüz bu sınıra ulaşılmadan yeni yatırımların yapılması [yeni üretim birimlerinin oluşturulması] gerekmektedir. Bu yapılmadığı için, ihracat performansının dayandığı üretici zemin zayıflar. Sonuç olarak, ihracatın öncülüğünde dışa açık büyüme modeli 1987 yılında tıkanır ve yeni bir istikrarsızlık dalgası yükselir.

***

Bunun üzerine, neoliberal çerçevenin dışına çıkılmaksızın, politika [anlayış] değişikliğine gidilir. 1990’lı yıllara hâkim olan politika [anlayış] dışa açık birikim modelinin farklı bir versiyonudur. Artık temel amaç, ihracatı artırmak değil “kısa vadeli ve spekülatif amaçlı yabancı sermaye” yani “sıcak para” girişini hızlandırmaktır. Bu amaca yönelik olarak 1989 Düzenlemesi devreye sokularak “finansal serbestleşmenin” altyapısı hazırlanır ve ulusal finans piyasası uluslararası fonların “spekülatif saldırılarına” açık hale getirilir. Ne var ki, yeni birikim modeli ekonomiyi uluslararası konjonktüre her zaman olduğundan daha fazla bağımlı ve kırılgan hale getirmiştir. Ana taşıyıcıları yüksek faiz, düşük kur ve ucuz emek olan bu birikim modeli, sürdürülebilir olma ve istihdam yaratma özelliğinden yoksundur. Bilakis, fayın yeniden harekete geçmesi için müsait bir ortam hazırlamaktadır.

1994 ve 2001 krizleri öncesinde ve sonrasında yaşadıklarımızın net bir biçimde gösterdiği gibi, sıcak paranın ithalatı uyarması ile sağlanan kısa süreli büyüme, ödemeler dengesi açığını hızla büyütüyor. Bunun üzerine sıcak para ülke dışına çıkıyor ve fay hattı kırılıyor. Fay hattının kırılması ile birlikte malî piyasalardan başlayarak ekonomik ve toplumsal hayatı bütünüyle etkisi altına alan bir türbülans [alt üst oluş] yaşanıyor. Bu durumda sistemi onarmak için, devlet biraz daha fazla borçlanmak zorunda kalıyor.

***

Bütün bunların bir kez daha yaşanmayacağı söylenemez. Ödemeler dengesi açığı, sorun olmaktan çıkmış değil. Bir başka ifade ile dövize duyulan ihtiyaç devam ediyor. Yüksek seviyede gerçekleşmesi beklenen turizm gelirleri sâyesinde 2004 senesi belki kurtarılabilir. Ne var ki, yılsonunda Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi alınamaması ve IMF ile borç ödeme kapasitemizi artıracak yeni bir anlaşma yapılamaması durumunda, ülke ekonomisinin 2005 senesinde yeni bir krize sürüklenmesi ihtimalini de gözden uzak tutmamalıyız.