Medya, Malatya’daki yetiştirme yurdunda, devletin daha doğrusu toplumun şefkatine [merhametine] terk edilmiş küçük çocuklara işken-ce edildiğini ve dayak atıldığını gizli kamera ile tespit etti. Tekmil televizyon kanalları ve gazeteler adeta bir yayın bombardımanı yaparak uzunca bir müddet bu meseleyi gündemde tuttu.
Televizyon kanalları dayak [işkence] görüntülerini önümüze koyduğunda toplum olarak verdiğimiz tepki, böyle bir şeyin olabilirliği milyonda bir ihtimalmiş, daha önce böyle bir şey hiç olmamış gibi, hayret [şaşkınlık] nidaları üzerinden yükseliyordu. Toplum olarak şaşırmıştık. Ve tabi ki öfkeliydik. Her birimiz, devletlûlar katında formatlanmış ya da akredite edilmiş “infial” frekansındaydık yâni.
***
Hemen bir parantez açarak şunu söyleyelim: Bu frekans son derece işlevseldir. Asla unutulmaması gereken bir meseleyi, üç beş gün hararetli bir biçimde konuştuktan ve içimizi boşalttıktan sonra, mümkün mertebe bir daha hatırlamamak üzere arşivin tozlu raflarına kaldırmamıza imkân verir.
***
Öfkemizi, önümüze atılan birkaç zavallı ve mutsuz kadına [yanlış anlaşılmasın, yaptıklarını bağışlamak elbette mümkün değil] kustuk. Daha önce de defalarca yaptığımız gibi, Malatya’da yaşananları [bir benzeri yaşandığında belki mecburen hatırlayacağımız] üzeri acilen kapatılması gereken “münferit hadiseler” kategorisine dâhil etmeye çalışıyorduk.
Fakat tam da bu esnada, o yurtlardan gelerek [yetişerek] meslek ve statü sahibi [futbolcu, şarkıcı, polis] hatta şöhret olanlar, bu hâdisenin bir ilk ya da münferit olmadığını hatırlattılar. Malatya Yetiştirme Yurdu’nda yaşananların, vicdansız [merhametsiz] ve taş kalpli birkaç kadına ciro edilerek geçiştirilemeyeceğini söylediler.
Ben onların yalancısıyım. Meğerse dayak, işkence ve tecavüz, devletin [toplumun] şefkatine terk edilmiş çocukların sürekli maruz kaldıkları şeylermiş. Bilhassa dayak, o kurumsal kültürün önemli unsurlarından biriymiş.
Dayak, işkence ve tecavüz. Zaman içinde her biri sıradanlaşmış, her biri kanıksanmış. Bir kez daha şaşırdık.
***
Gelin itiraf edelim. Ne ilki ne sonraki, şaşkınlıklarımız ve hayretimiz sahici değildi. Çünkü dayak hayatın belli aşamalarında farklı versiyonları ile karşımıza çıkan yâni bildiğimiz bir şeydir. Yıldırım Türker’in vurguladığı gibi, “tatlı sert” diye adlandırdığımız ve rahmetle andığımız öğretmenlerimizden, “çok sertti ama baba adamdı” diye özlemini çektiği-miz komutanlarımızdan, sevgide kusur etmediğimiz büyüklerimizden az dayak yemedik (Radikal, 31 Ekim 2005).
Hepimiz biliyoruz ki, bu coğrafyada dayak ve bazı durumlarda işkence, “ötekine” karşı kullanılabilecek bir cezalandırma yöntemidir. Bu yöntemin doğruluğu ve etkinliği yâni sonuç getiriciliği konusunda, toplumsal hafızanın zerre kadar kuşkusu yoktur. Hele bir de dayak “baba” bildiğimiz devletin bir kurumunda ve bizi “adam etmek” için atılmış ise akan sular duruyor
İsterseniz aynı şeyi dilimizi dişileştirerek söyleyelim: Tarihsel süreç içinde bu toplum, zor kullanmanın bir sorun çözme yöntemi olduğuna dair güçlü kanaatler oluşturmuştur. Aslî ifadesini birtakım vecizelerde bulan dayağı kutsayıcı [yüceltici] bir anlayış inşa etmiştir: “Nasihat ile uslanmayanın hakkı kötektir” gibi. “Kızını dövmeyen dizini döver” gibi. Bunlar ilk aklıma gelenler. Dayağı kutsayan [yücelten] daha ne sözlerimiz var.
Evet, bu toplum, yine Yıldırım Türker’e atıfla söyleyelim, “dayağın hak edilesi ve iyi niyetli bir ceza olduğu konusunda hemfikirdir.” Birçoğumuz belleğimize “doğru yolu bulmanın pusulası olarak” kaydettiğimiz için, yediğimiz “o dayakları şükranla anmaya” devam ediyoruz.
Muhtemelen böyle bir şeyi amaçlıyor değiliz, fakat bilincimizin altında derin kökleri olan bu tavır [söylem], bu anlayış dayağın ve işkencenin meşruiyetini teyit ederek toplumsal hafızadaki yerini sağlamlaştırıyor. Sorgulanması gereken, her şeyin ötesinde bu anlayıştır.
kaynak: yeni sakarya gazetesi