Her nesil, kendisinden sonra gelen neslin daha fazla yozlaştığını söyler. Ahlakın zayıfladığından, saygının azaldığından, değerlerin giderek silindiğinden yakınır. Bu serzenişler artık neredeyse kuşaklar arası değişmeyen bir cümleye dönüşmüş durumda. Ancak bugün içinde yaşadığımız tablo, bu yakınmaların sıradan bir nostalji ya da “bizim zamanımız daha iyiydi” söylemi olmaktan çıktığını; ciddi, derin ve yapısal bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Son zamanlarda yaşadığımız toplumsal kırılmalar, bireysel savrulmalar ve ahlaki sınırların belirsizleşmesi bize şunu açıkça söylüyor; Sorunumuz yalnızca ekonomik değil, yalnızca siyasal ya da yalnızca teknolojik de değil. Asıl problem, ahlaki pusulamızı kaybetmiş olmamız.
Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir makalede bu durumu çok iyi özetleyen bir tespit vardı. Bir psikoloğa şu soru yöneltiliyor:
“Bugün öğrenciler için müfredata yeni bir ders eklemek isteseniz, bu ne olurdu?”
Psikoloğun cevabı son derece dikkat çekiciydi:
“Yeni bir ders eklemek istemezdim. Ama Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini ikiye ayırırdım. Din ayrı, ahlak ayrı bir ders olarak işlenmeli.”
Bu cevap ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Ancak üzerinde biraz durduğumuzda, aslında yaşadığımız krizin tam merkezine işaret ettiğini görüyoruz. Çünkü ahlak, yalnızca birtakım kuralların ezberletildiği bir alan değil; hayatı doğru, dengeli ve sorumlu yaşayabilmenin temel omurgasıdır. Ahlak, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve toplumla kurduğu ilişkinin pusulasıdır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz birçok bireysel ve toplumsal sorunun temelinde bilgi eksikliği değil, ahlaki yön kaybı yatıyor. Burada geçtiğimiz hafta yılbaşı adına yaşanan özentilerden bahsetmek istemiyorum. İnsanlar neyin doğru olduğunu çoğu zaman biliyor; fakat doğru olanı yapma iradesini göstermekten kaçınıyor. Çünkü ahlak, uzun süredir bir ilke sistemi olmaktan çıkarılıp duruma göre esneyen, kişiye göre değişen bir söyleme dönüştürüldü.
İnandığını söyleyen ama yaşantısında bunu taşımayan, sözleriyle hayatı arasında ciddi uçurumlar olan bir toplum hâline gelmeye başladık. Bu özeleştiriyi de kendi adımıza yapmak zorundayız, canımızı acıtsa bile. Doğruyu savunan ama işine gelmediğinde gözünü kapatan, yanlışı eleştiren ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda susan bir anlayış yaygınlaşıyor. Bu durum, ahlakın yalnızca dilde kalan bir kavram hâline geldiğinin açık göstergesidir.
Oysa ahlak, doğruyu bilmekten çok daha fazlasıdır. Ahlak, doğru olanı yapabilme cesaretini gösterebilmektir. Bedeli olsa bile hakikatten yana durabilmektir. Kimse görmezken de aynı hassasiyeti sürdürebilmektir.
Son dönemde sıkça dile getirdiğimiz sosyal medya meselesi de bu ahlaki savrulmanın en görünür alanlarından biri hâline geldi. Sosyal medya, başlı başına bir araçken; ölçüsüz kullanım, mahremiyetin değersizleşmesi ve “daha çok görünür olma” arzusu, ahlaki sınırları zorlayan bir noktaya ulaştı. İnsanlar daha fazla izlenmek, daha çok beğenilmek ve takip edilmek uğruna özel hayatlarını, duygularını ve hatta bedenlerini sergilemekten çekinmez hâle geldi.
Bu durum giderek normalleştiriliyor ve çoğu zaman “özgürlük” kavramıyla meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Oysa her tercih özgürlük değildir. Özgürlük, sorumlulukla ve ahlaki bilinçle birlikte anlam kazanır. Aksi hâlde özgürlük, sınır tanımayan bir savrulmaya dönüşür.
En kaygı verici olan ise bu tablonun çocuklar ve gençler üzerinde bıraktığı etkidir. Bugün çocuklarımızı daha fazla kursa gönderiyoruz, daha çok ders aldırıyoruz, daha pahalı okullara yazdırıyoruz. Akademik başarıyı hayatın merkezine koyuyoruz. Ancak vicdanı, merhameti, paylaşmayı, saygıyı, ahlaklı ve dik duruşu yeterince uygulatamıyoruz. Bilgiyle donatılmış ama pusulasını kaybetmiş nesiller yetiştiriyoruz. Çok şey bilen ama ne için yaşadığını, nerede durması gerektiğini bilmeyen bir nesil tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Ahlak, anlatılarak değil; yaşanarak öğretilir. Evde, okulda, sokakta, sosyal hayatta örnek olarak gösterilmediği sürece, verilen dersler havada kalır. Çocuklar söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı taklit eder. Bu yüzden ahlaki erozyonu yalnızca gençlerin ya da sosyal medyanın sorunu olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Asıl mesele, yetişkinlerin ve toplumun bütün olarak ortaya koyduğu tutumdur.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni kavramlar ya da yeni dersler değil; kaybettiğimiz ahlaki pusulayı yeniden bulabilmektir. Ahlakı bir söylem olmaktan çıkarıp, hayatın merkezine koyabilmektir. Çünkü değerler öğretilmediğinde değil, yaşanmadığında kaybolur.
Ve unutmamak gerekir: Ahlak, bir toplumun sigortasıdır. O sigorta attığında, hiçbir bilgi, hiçbir teknoloji, hiçbir maddi imkân toplumu ayakta tutmaya yetmez.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ