Mikroekonomik analizin temel kavramlarından biridir değer. Öyle ki, üç yüzyıl boyunca “mikroekonomi” adı altında ortaya konmuş olan o geniş külliyata “değer teorisi” dediğimizde yanlış yapmış olmayız.
Tarihsel süreç içinde değerin kaynağına ilişkin ilginç tartışmalar yaşanmıştır. Mikroekonomik teori, bir bakıma değer üzerine yapılan tartışmalar etrafında şekillenmiştir. Aktarmaya çalışalım.
***
İktisat biliminin atası kabul edilen ve daha sonraları “klasik” olarak kodlanan Adam Smith (1723-1790), değerin kaynağının, aslî üretim faktörü olarak tanımladığı emek olduğunu ileri sürer. Smith’e göre “sermaye emeğin verimliliğini artıran tali üretim faktörüdür”.
Bu konu ile ilgilenen bir diğer iktisatçı [o da bir “klasiktir”], arkadan gelerek Smith’in iktisadi düşünce birikimine yaptığı katkıları derli toplu bir biçimde ifade etmeye çalışan David Ricardo (1772-1823) olur. Ricardo, Smith’in değer kavramı bağlamında geliştirdiği yaklaşımı emek-değer teorisi adı altında formüle eder: Herhangi bir malın değerini, o malın üretiminde harcanan emek miktarı belirler. Ricardo’ya göre “sermaye birikmiş emektir”. Bir başka ifade ile sermaye, emek cinsinden tanımlanması gereken bir unsurdur. Harcanan emek miktarı, Adam Smith’in de söylediği gibi, malın değerini belirleyen yegâne unsurdur.
Ne var ki, Smith-Ricardo çözümlemesi, malın bulunabilirlik derecesini yâni kıtlığını ve bu bağlamda tüketiciye sağladığı faydayı göz ardı ediyor olması itibariyle eksiktir [arızalıdır]. Nitekim [zihinlerimize bir diğer “klasik” iktisatçı olarak kodladığımız ve “sosyalist bir eksene doğru kaymakta olan” liberal [kapitalist] teoriyi aslına rücu ettirmek için çaba sarf eden] Jean Bapiste Say (1767-1832) bu eksikliğin altını çizer. Say’a göre “değerin kaynağı malın tüketiciye sağladığı faydadır”. Bu noktada sanırım şunu söyleyebiliriz: Say, öngörme yeteneği yüksek biri olarak, Smith-Ricardo çözümlemesinin muhalifler tarafından kullanılabileceğini fark eder ve emek ile değer arasında [teori bağlamlı olarak] kurulmuş olan güçlü ilişkiyi koparmaya çalışır. Özü itibariyle arızalı yâni izah gücü sınırlı olan bu yaklaşım, daha sonra “neoklasikler” tarafından yapılacak olan değer tanımının altyapısını oluşturur.
***
Bir müddet sonra Say’ın [bir anlamda kendisine vehmettiğimiz] öngörüsü gerçekleşir. Liberal kapitalist sisteme muhalif olan Karl Marx (1818-1883) Ricardo’nun emek-değer teorisini alır ve oluşturduğu “eylem felsefesinin” ana eksenlerinden biri olarak kullanır. Eylem felsefesi, tarihin, sosyalizme yâni proletarya iktidarına doğru olan akışına uygun olarak atılmış her adımı olumlamaktadır. Karl Marx, büyük ölçüde Ricardo’nun emek-değer teorisinden aldığı ilhamla [destekle] “tarihi yaratan faktör” olarak tanımladığı emeği yüceltmektedir: İnsanlık tarihi emek tarafından yazılmıştır. Dünyayı değiştirecek olan da emektir.
Ardından Leon Walras (1834-1910) başta olmak üzere “neoklasik” iktisatçılar tarih sahnesine çıkar. Tarihsel tartışma konusu olan değerin kay-nağını, malın bulunabilirlik derecesi üzerinden açıklayan yeni bir tanım geliştirilir. Çünkü Say’ın geliştirdiği yaklaşım, emek faktörünü denklemin dışına çıkararak muhaliflerin önüne set çekiyor olmakla birlikte, teorik düzeyde sıkıntılar içermektedir.
Teorik düzeyde sorulan sual şudur: Bir malın değerini, o malın tüketiciye sağladığı toplam fayda belirliyor ise, elmas’ın çok önemli bir fizikî ihtiyaca cevap veren su’dan daha değerli olmasını [bu durumun iktisat terminolojisindeki karşılığının “değer paradoksu” olduğunu hatırlatalım] nasıl açıklayacağız?
Neoklasik iktisatçıların bu suale verdiği cevap teorik düzeyde açıklayıcıdır: Bir malın değerini, o malın tüketiciye sağladığı “toplam fayda” değil, “marjinal fayda” yâni en son tüketilen birimden elde edilen faydanın toplam faydada meydana getirdiği değişme belirler. Bu yaklaşım, neoklasik ekolün ekonomi literatürüne verdiği katkılardan biri olan “azalan marjinal fayda yasasına” atıf yapılarak güçlendirilir: Bulunabilirlik derecesi yâni tüketim miktarı arttıkça, malın sağladığı marjinal fayda azalmaktadır.
Bu teorik çerçeve içinden bakıldığında yukarıdaki sualin nihai cevabı da şöyle olacaktır: Elması suya göre daha değerli kılan şey, tüketilebilir elmas miktarının tüketilebilir su miktarına göre daha kıt olmasıdır.
***
Sonuç itibariyle değerin kaynağına ilişkin olarak yürütülen tarihsel tartışma, liberal cenahın lehine tatlıya bağlanmış olur. Bugün önümüzde liberal teorinin kurucusu Smith’in “aslî üretim faktörü” olarak adlandırdığı emeği dışlayan bir değer tanımı var. Ve bu tanım, birilerine emek sahiplerini aşağılama imkânı veriyor.
Bu ilginç mâlumatı, bilim ile ideolojiler arasında var olan lakin bizim ısrarla yok saydığımız daha doğrusu yok saymamız için pres yediğimiz ilişkiyi net olarak yansıtıyor olduğunu düşündüğüm için aktarmak istedim. Umarım işinize yarar.
kaynak: yeni sakarya gazetesi