Günümüzün temel sorunu olan yoksulluk, en dar anlamı ile insanın beslenme, giyinme ve barınma gibi asli ihtiyaçlarını giderebileceği, daha doğrusu hayatını sürdürebileceği bir gelir elde edememesi durumudur. Geliri ve dolayısıyla tüketimi asli ihtiyaçlarını karşılayacak seviyenin altında ise, insan yoksuldur. Bir başka ifade ile bu insan yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.
Bu arada bir parantez açarak şu önemli notu düşelim: Yoksulluk, bir taraftan derinlik ve yaygınlık kazanmaya diğer taraftan da toplumsal bağlamda kanıksanmaya başlamış ise sefalete dönüşmüş demektir. Sefalet, belli bir toplumsal yapı içinde bazı insanların asgari hayat standardının altında kalması ve sürekli olarak başkalarının yardımına muhtaç olması durumu olarak tarif edilebilir.
Parantezi kapatalım ve devam edelim.
Bir: Yoksulluk olgusunun ölçülmesi pek kolay değil. Çünkü yoksulluğun sınırını çizen asli ihtiyaçlar zaman içinde toplumsal yapıda meydana gelen dönüşümlere bağlı olarak artmaktadır. Örneğin 1970’li yıllarda vasat kabul edilen bir hayat standardı günümüzde yoksulluk olarak algılanabilmektedir. Bir zamanlar elzem olmayan birtakım mallar bugün hayatın vazgeçilmezleri arasında yer alabilmektedir.
İkinci ve asıl olarak söylemek istediğim şu: Yoksulluk olgusunun, yukarıda yaptığımız gibi, iktisadiyat alanına hapsedilerek “maddi mahrumiyet” temelinde tanımlanması çok doğru değil. Evet, her biri insan hayatını tehdit eden açlık, tıbbî bakımsızlık, barınaksızlık yoksulluk durumunun kristalize olmuş biçimleridir. Nitekim dünyanın birçok bölgesinde [özellikle Sahraaltı Afrika ülkelerinde] yoksulluk kavramı hâlen daha sadece bu tehditleri çağrıştıran bir içeriğe sahiptir. Yâni yoksulluk tartışmasının içine yerleştirildiği çerçeve iktisadidir.
Ne var ki yoksulluk olgusunu sadece bu tehditlere atıfla ve tamamen iktisadi bir çerçeve içinde tanımladığımız vakit, birtakım şeyler açıkta kalıyor. Daha somut bir ifade ile yoksulluk olgusunu sürekli olarak yeniden üreten ve bir bakıma kader haline getiren sosyokültürel ve psikolojik faktörler göz ardı edilmiş oluyor.
Yoksulluk, elbette, bir yönüyle insanın maddi mahrumiyet içinde olması durumunu tarif ediyor. Ancak bu kavram, bunun çok daha ötesinde, sosyokültürel ve psikolojik açılımları olan bir duruma da tekabül etmektedir. Bu, normal hayatın rutinlerinden mahrum kalma, herkes gibi olamama ve toplum tarafından dışlanma durumudur. İnsani olmayan bu durum, önce kendini suçlama, kendinden utanma, özgüveni yitirme, kendini değersiz görme gibi sonuçlar doğurmaktadır; daha sonra şiddet içeren kaba davranışlara, saldırganlığa, kine ve öfkeye dönüşmektedir.
Evet, yoksulluk toplumsal bir süreç olarak iktisadi [maddi] zeminde mayalanıyor. Süreç, başladığı andan itibaren bu durumu yaşamayan insanlara [kulakları çınlasın, bizim Şaban abinin kullanmaktan çok hoşlandığı deyimle “varsıllara”] ahlaki sorumluklar yüklüyor. Onlar bu sorumluluktan kaçınır, “bazı insanların yoksul olmak için dünyaya geldiğini” ve bu durumun kendisini zerre kadar ilgilendirmediğini düşünmeye başlar ise yoksulluk kendi sosyolojisini yaratarak farklı bir hayat inşa ediyor.
***
Allah rahmet etsin, üstat Cem Karaca’nın, diğer bütün şarkıları gibi güzel olan bir şarkısı var. Hafızam beni yanıltmıyor ise, bu şarkı 1970’li yılların sonuna doğru çıkan bir albümünde yer alıyor. Şarkı, galiba şöyle başlıyor: “Yoksulluk kader olamaz, kader değildir / Firavunlar bile böyle gaddar değildir...”
Gelin itiraf edelim. Bütün insanlık el ele verdik ve yoksulluğu kader haline getirdik. Şimdi de kendi gettolarımızı oluşturarak bu kaderi yaşayan, daha doğrusu yaşamaya mahkûm ettiğimiz insanlar ile aramızdaki duvarı yükseltmeye çalışıyoruz. Çünkü galiba korkuyoruz.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ