Yaşadığımız, yaşamın kısa bir bölümüdür.

“Aristoteles bilge bir insan olmasına rağmen saçmalamış.” diyor bir diğer filozof Seneca. Çünkü doğayı suçluyor Aristoteles ve hayvanlara çok cömert davranıldığını, fakat birçok büyük şeyi başarmak için doğmuş olmasına rağmen insana çok daha kısa bir süre verildiğini iddia ediyor. Seneca’nın bu iddiaya verdiği muhteşem cevap ise şöyle:

“Kısıtlı bir zamanımız yok, sadece çoğunu boşa harcıyoruz. Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse, en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir. Buna karşılık yaşam herhangi bir iyi şeye adanmadığında, lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz sonun baskısıyla, bizden uzaklaştığını anlamadığımız yaşamın çoktan geçip gittiğini kavrarız.”

Bu cümlelerin yer aldığı, Seneca’nın İş Bankası Yayınları tarafından basılan Yaşamın Kısalığı Üzerine isimli eseri oldukça kısa. Fakat konuları can alıcı noktalarından yakalayıp sunuyor okuyucuya:

“Yaşam kısa değildir, onu biz kısaltırız. Nasıl krallara layık büyük bir mal varlığı kötü bir sahibin eline geçince bir anda dağılır da mütevazı bir mal varlığı iyi birine emanet edilince o kişinin dikkatli idaresiyle artarsa, yaşamımız da kendini iyi düzenleyen biri için oldukça uzundur.”

Kitapta, kimliğini açıklamadığı ve şairlerin en büyüğü olarak tanımladığı birinden şu sözü aktarıyor: “Yaşadığımız, yaşamın kısa bir bölümüdür.” Ve ekliyor:

“Dolayısıyla bu kısa aralık yaşam değil, sadece zamandır. Nihayetinde bu yaşam alanının elimizden kaçıp gitmesi kaçınılmazdır, zira onu tutamıyor ve geriye çeviremiyorsunuz. Keza dünyanın en hızlı şeyini yavaşlatamıyorsunuz, buna karşın lüzumsuz ve yeri doldurulabilir bir şeymiş gibi onun geçip gitmesine izin veriyorsunuz.”

Ne İzlesem Derdine Son

Görüldüğü üzere, bundan 2000 yıl önce de zaman dünyanın en hızlı şeyi olarak nitelendirilmiş. Gerçekten de bir insan 100 yıl da yaşasa ölüm döşeğinde bu “yüz yılın” göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini söyleyecektir. Kaç yaşında olursak olalım çoğumuz aynı şeyi düşünmekten kendimizi alamayız. 20’li yaşların sonundaki bir kişi de çocukluğunun ve gençliğinin çok çabuk geçtiğini düşünmektedir. 30’lu yaşlarda ve sonrasında bu duygunun daha yoğun yaşanması kaçınılmazdır.

Bu duyguyu günümüzde günlük ve haftalık olarak da yaşamaya başladık. Artık bir gün bir saat, bir hafta bir gün gibi gelmeye başladı. Bunun, yaşam tarzımızın teknolojinin de etkisiyle hız, haz ve hırs üçlüsüne endeksli bir hâle gelmesinden kaynaklandığı söylenebilir. Eskiden 6 ayda gidilen yola şimdi üç saatte gidebiliyor olmamıza, bir saatte yapılan işi şimdilerde bilgisayarlar, makineleşme ve otomasyon sayesinde saniyeler içerisinde yapabilmemize rağmen zamanın bize eskisi kadar bile yetmemesi de ayrı bir çelişki. Bu konuya dair güzel bir hikâye var:

Bir zamanlar Çin’e demiryolu yapan bir şirket yetkilisi, ülkenin taşrasında bir köylü ile konuşurken demiryolu taşımacılığının öneminden bahsediyormuş. Köylü ikna olmayınca mühendis sormuş:

“Ekinlerini Pekin’e kaç günde ulaştırıyorsun?”

“Otuz günde.” demiş köylü.

“İşte,” demiş mühendis, “demiryolu sayesinde bir günde ulaştıracaksın.”

Bunu duyan köylü, tepkili bir hâlde şu çok ilginç soruyu sormuş:

“Geri kalan 29 günde ben ne yapacağım peki?”

Demiryolu yapmak için gereken teknoloji, bu 29 günde bizi oyalayacak şeyleri de ihmal etmedi elbette. Bizi ekran ile tanıştırdı. Sinema ekranı, TV ekranı, telefon ekranı derken günlük ekran süremiz arttıkça arttı. Bu ekranlardan, ihtiyacımız olmasa da almamız ve tüketmemiz gereken şeylere de ikna ettiler bizi. İnsanın tanımına bir yenilik getirdiler: “İnsan = tüketen.” dediler, kabul ettik. En çok benimsediğimiz ise “İnsan = izleyen.” tanımlaması oldu. O kadar benimsedik ki reklam filmleri, sinema filmleri, TV dizileri, dizi platformları, sabah kuşakları, akşam kuşakları gün geldi, yetmez oldu. Çözüm arayışları kapsamında bize yardımcı olmaya çalışan içerik üreticileri yetişti imdadımıza ve bol bol içerik ürettiler. Ne ürettilerse izledik. Hatta mercimek çorbasının nasıl yapıldığını anlatan videoyu bile izledik, hem de milyonlarca kez. En saçma içeriklerin bile milyonlarca izlenmesi artık şaşırtıcı gelmiyor.

Reels videoları, Shorts videoları, hikâyeler, durumlar; ekran açlığımızı gidermek ve ekran süremizi artırmak için bulunan en güncel çözümler oldu. Bir dakikadan az olan videolar, ekran bağımlılığımızı azaltmak şöyle dursun, kaydırma yöntemiyle farkına bile varmadan yüzlerce video izleterek ekran süremizin daha da artmasına neden oldular. Bize gözden kaçırdığımız film ve dizileri hatırlatmayı ve bizi rahatlatmayı hedefleyen 'Ne İzlesem Derdine Son!' başlıklı içeriklerin sayısında büyük bir artış yaşandı.

Çünkü derdimiz çok büyük. Derdimiz “ne izlesem” derdi. Dünyanın acınacak hâli değil, insanlığın çöküşün eşiğinde olması da değil, yolsuzluk, ahlaksızlık, soykırım hiç değil; derdimiz ne izlesem derdi.

Sonsuza Dek Yaşayacakmış Gibi Yaşamak

Kısacası, zamanın çok hızlı akması, bir günün bir saat gibi, bir haftanın bir gün gibi gelmesi yaşam tarzımızın, hayatı algılama biçimimizin bir sonucu.

Seneca, Yaşamın Kısalığı Üzerine kitabında insanın hiçbir şeyini kolay kolay paylaşmadığını, fakat zamanı konusunda çok bonkör olduğunu şu sözlerle anlatıyor:

“İnsanlar mallarını başkasının almasına katlanamaz ve topraklarının sınırlarıyla ilgili en ufak bir anlaşmazlık çıkmayagörsün, hemen taşa ve silaha sarılırlar. Buna karşın yaşamlarına başkasının karışmasına izin verirler. İnsan, açgözlü olmanın onur vesilesi sayılacağı tek konu olan zamanın harcanmasına gelince oldukça bonkör davranır. Bunun nedeni sonsuza dek yaşayacakmış gibi yaşamalarıdır.”

Yazımızı, Hz. Nuh’a atfedilen ve zamanı heba etmekte pek mahir olduğumuzu çok güzel anlatan bir kıssa ile bitirelim:

Hz. Nuh, bir seyahati sırasında yolunun üzerinde rastladığı ve ağlarken bulduğu yaşlı kadına selam verir ve neden ağladığını sorar. Yaşlı kadın, daha 285 yaşında olan bir oğlunun vefat ettiğini söyleyince kendisinin yaşını sorar. Cevap 840 olur. Hz. Nuh, yaşlı kadını teselli etmek için “Üzülme.” der: “Öyle bir zaman gelecek, insanlar 50-60 yıl kadar bir ömür sürecekler. Senin oğlun, onlara kıyasla daha çok yaşamış.”

Bunu duyan yaşlı kadın çok şaşırır ve “O zaman onların ev bile yapmasına gerek olmayacaktır.” deyince Hz. Nuh, gelecekteki insanları kastederek bizlere ders niteliğindeki şu cevabı verir:

“Tam aksine, onlar bir evle bile yetinemeyecekler; o kısa ömürlerini ikinci, üçüncü evlerle heba edecekler.”

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ