Bin Yıllık Ortak Kaderden Terörsüz Türkiye’ye

Bir milleti tanımak için bugününe değil, hafızasına bakmak gerekir.

Türk ile Kürt’ün hikâyesi, son kırk yılda başlamadı. Bir terör örgütünün ortaya çıkışıyla da yazılmadı.

Bu hikâye; aynı coğrafyada atılan adımların, aynı kıbleye dönülen günlerin, aynı cephede verilen mücadelelerin ve yüzyıllar boyunca birbirine karışan hayatların hikâyesidir.

Bugün “Türk” ve “Kürt” kelimelerini yan yana getirdiğimizde sanki tarihin iki ayrı tarafını konuşuyormuşuz gibi bir algı oluşturuluyor. Oysa tarih, bundan çok daha derin ve çok daha farklı bir tablo anlatıyor.

Geleneksel İslam tarih anlatılarında insanlığın neslinin Hz. Nuh Aleyhisselâm’ın oğullarından devam ettiği kabul edilir.

Türklerin ve Kürtlerin de bu büyük insanlık ailesi içerisinde değerlendirilmesi, iki topluluğun tarih boyunca birbirine yabancı olmadığına dair güçlü bir kültürel hafıza oluşturmuştur.

Elbette bunu modern tarih biliminin kesin bir soy cetveli olarak görmek mümkün değildir. Fakat asıl önemli gerçek değişmiyor.

Türkler ve Kürtler, yüzyıllardır aynı coğrafyanın, aynı medeniyetin ve çoğu zaman aynı kaderin insanlarıdır.

Malazgirt ve ortak yürüyüş

Malazgirt Zaferi’ni yalnızca Türklerin Anadolu’ya girişinin askeri bir zaferi olarak değerlendirmek eksik olur.

Selçuklu düzeninin Anadolu’da ve Doğu’da güçlenmesinde bölgedeki Müslüman Kürt topluluklarının da çeşitli katkıları olmuştur. Malazgirt sonrasında Anadolu’nun yeni siyasi ve sosyal düzeni farklı Müslüman toplulukların ortak çabalarıyla şekillenmiştir.

Yani mesele sadece bir savaşın kazanılması değil, yeni bir medeniyetin birlikte inşa edilmesidir.

Selahaddin Eyyubî’nin verdiği ders

Türk-Kürt tarihindeki ortaklığı anlatırken Selahaddin Eyyubî’yi de hatırlamak gerekir.

Kürt kökeniyle ilişkilendirilen Selahaddin Eyyubî’nin annesinin Türk olduğuna dair tarihî rivayetler bulunmaktadır. Fakat onu asıl büyük yapan, kendisini dar bir etnik kimliğin içine hapsetmemesidir.

Onun için esas olan İslam ve ümmet anlayışıdır.

Kudüs’ü geri alırken karşısındaki düşmana “Türk”, “Kürt” veya “Arap” olarak değil, ortak bir inanç ve medeniyet anlayışıyla karşı durmuştur.

Bugün bundan çıkarılacak ders açıktır;

Ortak değerler, farklılıklarımızdan çok daha güçlü olabilir.

Yavuz ve Kürt beyleri

Türk-Kürt ortaklığının en önemli tarihî örneklerinden biri de Yavuz Sultan Selim dönemidir.

1514 Çaldıran Savaşı öncesinde ve sonrasında bölgedeki Sünnî Kürt beyleri ile Osmanlı arasında güçlü bir iş birliği oluşmuştur.

İdris-i Bitlisî’nin yürüttüğü görüşmeler sonucunda çok sayıda Kürt beyi Osmanlı hâkimiyetini kabul etmiş, kendi bölgelerindeki yerel yapılarını koruyarak Osmanlı sistemi içerisinde yer almıştır.

Diyarbekir’in Osmanlı hâkimiyetine girmesinde bu iş birliğinin önemli payı vardır.

Bu tablo bize şunu gösterir;

Türk ile Kürt, tarihin kritik dönemlerinde birbirinin karşısında değil, aynı hedef uğrunda omuz omuza da durmuştur.

Tarih sadece kardeşlikten ibaret değil

Elbette geçmişte hiç ayrışma yaşanmadı demek de doğru değildir.

Osmanlı döneminde merkezî otorite ile yerel güçler arasında sorunlar yaşanmış; mezhep, ekonomi, aşiret yapıları ve siyasi rekabetler zaman zaman isyanlara dönüşmüştür.

Celâlî hareketleri de bu çok katmanlı problemlerin önemli örneklerindendir.

Fakat tarihin hiçbir dönemini tek bir sebebe indirgememek gerekir.

Bugünkü meseleleri geçmişteki bütün isyanların birebir devamı olarak görmek de, geçmişteki bütün sorunları etnik bir çatışma şeklinde yorumlamak da doğru değildir.

Tarihin verdiği asıl ders şudur;

Devlet ile toplum arasındaki güven zedelendiğinde, kimlik ve farklılıklar üzerinden siyaset yapanlar güç kazanabilir.

Cumhuriyet’i suçlayarak çözüm bulunmaz.

Türk-Kürt meselesini yalnızca Cumhuriyet’le başlatmak da doğru değildir.

Cumhuriyet, bu ülkenin bütün vatandaşlarının ortak siyasi çatısıdır.

Türk, Kürt, Arap, Çerkes ve diğer topluluklar bu Cumhuriyetin vatandaşlarıdır.

Elbette Cumhuriyet tarihi içerisinde yanlış politikalar, hatalı uygulamalar ve vatandaş-devlet ilişkisini zedeleyen dönemler olmuştur. Bunlar konuşulmalı, ders çıkarılmalıdır.

Ancak bütün bir Cumhuriyet’i suçlamak, meselenin gerçek sebeplerini anlamamıza yardımcı olmaz.

Mesele rejimden çok daha büyüktür.

Mesele, vatandaşla devlet arasındaki güveni ve ortak aidiyeti güçlendirmektir.

Bugün önümüzde yeni bir fırsat var

Türkiye bugün “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyor.

Burada yapılması gereken, Türk ile Kürt arasında yeni bir kardeşlik icat etmek değildir.

Zaten var olan kardeşliği yeniden hatırlamaktır.

PKK ile Kürt vatandaşlarımızı aynı kefeye koymak ne kadar yanlışsa, terör örgütünün eylemlerini bütün Kürtlerin iradesi gibi göstermek de o kadar yanlıştır.

Çünkü terörden en büyük acıyı yine bu ülkenin insanları çekmiştir.

Türk anneler de ağlamıştır, Kürt anneler de…

Türk evlatları da toprağa düşmüştür, Kürt evlatları da…

Artık bu acıların üzerine yeni acılar eklemek yerine ortak geleceği konuşmanın zamanıdır.

Terör bitecek.

Silah susacak.

Devlet güçlü kalacak.

Millet bölünmeyecek.

Türk de Kürt de kendisini bu ülkenin eşit ve onurlu vatandaşı hissedecek.

Son söz

Bin yıllık bir ortaklığın üzerine kırk yıllık bir acıyı koyup birbirimize düşmanlık hikâyesi yazamayız.

Çünkü bu topraklarda Türk’ün tarihi Kürt’süz, Kürt’ün tarihi Türk’süz anlatılamayacak kadar iç içe geçmiştir.

Aynı coğrafyada yaşadık.

Aynı inanç etrafında buluştuk.

Aynı devletlerin çatısı altında hayat kurduk.

Kimi zaman birlikte savaştık, kimi zaman birbirimizle mücadele ettik; fakat sonunda yine aynı coğrafyada, aynı kaderin içinde kaldık.

Bugün artık geçmişin ayrılıklarını büyütmek değil, ortaklığın hafızasını güçlendirmek zorundayız.

Türk ile Kürt arasında yeni bir kardeşlik kurmaya ihtiyacımız yok.

İhtiyacımız olan, bin yıldır var olan kardeşliği siyasetin, terörün ve ayrıştırıcı söylemlerin gölgesinden çıkarıp yeniden hatırlamaktır.

Terör bitebilir.

Acılar dinebilir.

Güven yeniden kurulabilir.

Ama bunun yolu birbirimize geçmişten düşmanlık mirası çıkarmaktan değil, geçmişten ortak bir gelecek çıkarmaktan geçer.

Türkiye’nin gerçek zaferi, Türk’ün Kürt’e; Kürt’ün Türk’e üstün gelmesi değildir.

Gerçek zafer; Türk’ün de Kürt’ün de “Bu ülke benim” diyebildiği, aynı bayrağın altında birbirinden korkmadan ve birbirine güvenerek yaşayabildiği Türkiye’dir.

Ve belki de bütün bu uzun tarihin bize bıraktığı en büyük ders şudur;

Bizi ayırmaya çalışanlar gelip geçer.

Bizi bir arada tutan ortak kader ise kalır.

Selam ve dua ile…

Ne zaman insan oluruz?

“Birbirimizi değiştirmeye değil, birbirimizi anlamaya çalıştığımızda…”

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ

FOTOĞRAF: SOSYAL MEDYA